 |
DEVLET TESKILATI |
 |
|
|
 |
|
 |
|
|
TOPRAK IDARESI
|
Osmanli Devleti'nin kurulus döneminde ve bu devletin ekonomik,
sosyal ve askerî gelismesinde önemli derecede rol oynayan
etkenlerden biri de süphesiz ki toprak sistemidir. Bu sistemin
gelismesi ile ilgili müesseseler, devlete bir dinamizm veriyordu.
Bu sebepledir ki ortadan kalkip tarihe mal olusuna kadar toprak,
bu devletin hayatinda önemli bir rol oynamisti.
Bir toplumun, devlet olabilmesi için, bazi hususiyetleri
tasimasi gerekir. Toprak (ülke) bu hususiyetlerin basinda
gelmektedir. Çünkü her bagimsiz devletin, hak ve selahiyetlerini,
mutlak surette kullanabildigi, belirli sinirlarla tesbit ve
tayin edilmis bulunan cografî bir toprak parçasi diye tarif
edilen "ülke" kavrami, ancak belli bir topraga sahip olmakla
mümkün olabilir.
Islâm öncesi Türklerinde toprak, biri fertlerin digeri de
cemaatin olmak üzere iki kisma ayriliyordu. Islâm öncesi Türk
devletlerinin, kismen yerlesik de olsa, göçebe hayat tarzi ve
an'anelerine göre bir mülkiyet telakkisine sahip olduklari
bilinmektedir. Hayvanlarina otlak vazifesi görmesinden dolayi
göçebeler için topragin ehemmiyeti büyüktü. Eski Türklerde
otlaklar, fertlerin degil, kabile veya cemaatlerin mülkiyetinde
bulunuyorlardi. Yedisu havalisinde oturan Kazak-Kirgizlarin
isledikleri topraklarda, özel mülkiyet ve cemaat mülkiyeti olmak
üzere iki tip mülkiyet vardi. Özel mülkiyete dahil bulunan arazi,
kabilenin müsterek mülkiyetinde bulunan topraklarin paylasilmasi
ve sahis ile kabileye ait olmayan bos yerlerin benimsenmesi
suretiyle meydana gelmisti. Hususi mülkiyette sahibi, tam
anlamiyla toragi temellük eder. Öldügü zaman arazi, ogullarina
miras kalir. Ancak vâris bulunmadigi zaman söz konusu olan
toprak cemaata kalir. Cemaat içerisinde yeni bir aile kurulunca,
cemaat ona idaresindeki araziden bir hisse verir. Sayet
verilebilecek yeni bir arazi yoksa, cemaat tarafindan onun için,
bir arazinin tedarik edilmesine çalisilirdi. Cemaat mülkiyetine
ait olan arazi, muayyen parçalara ayrilarak bir kira
karsiliginda geçici olarak fertlerin istifadesine terk edilirdi.
Bu arazinin kiracilar elinde birakilma müddeti, muhtelif
yerlerde toprak, su ve ekim sartlarina göre degisiyordu.
Türklerin Islâm'i kabul edip Islâm medeniyeti içindeki yerlerini
almalarindan sonra, dinî, iktisadî ve ictimaî hayatlarinda
degisiklikler meydana geldi. Bu sebeple Müslüman Türkler, her
konuda oldugu gibi toprak hukuku ve idaresi bakimindan da Islâmî
prensiplere bagli kaldilar. Bunun içindir ki, Islâm toprak
hukuku ile ilgilenenler tarihî açidan bu sistemi dört ana
devreye ayirirlar. Bunlar:
a)Islâmiyetin baslangicindan Hz. Ömer'in halifeligi dönemine
kadar olan devre,
b)Hz. Ömer devri,
c)Abbasi ve Selçuklu devri,
d)Osmanli devri.
Islâm medeniyeti içerisinde basli basina bir devreye konu
olabilecek olan Osmanli toprak uygulamasi, gerçekten toprak
hukuku bakimindan büyük bir önem arz eder. Filhakika Osmanlilar,
birçok müessesede oldugu gibi toprak mevzuunda da kendisinden
önceki müslüman devletlerin tatbikatindan istifade etmislerdi.
Zaten onlara bigâne kalmalari da mümkün degildi. Bu sebepledir
ki devlet, henüz bir beylik durumunda oldugu zaman bile, Islâmî
bir sistemin yerlesmesi için çalisiyordu. Bunun içindir ki bu
Müslüman unsurlar (göçlerle gelen ve uçlarda yasayan göçebe
Müslüman Türkler) Osmanli Beyligi'ni siyasî ve kültürel
bakimlardan, klasik Islâm geleneklerinin ihyasini hedef tutan
bir devlet olmaya dogru gelistirdiler. Osman Gazi'nin halefleri,
tedricen "sultan"lar haline geldiler. Onlarin etrafinda
karakterini dil ve irktan ziyade din ve medeniyetin tayin ettigi
bir "Osmanlilar cemiyeti" tesekkül etti.
Islâm âleminde bir gelenek olarak, Osmanlilardan önceki müslüman
devletlerde ve özellikle Büyük Selçuklularda görülen ikta
sistemi, Büyük Selçuklulardan sonra gelen bütün Türk Islâm
devletlerinde uygulanmistir.
Selçuklularin, askerî mukataalar ihdas etmeleri, hanedanin,
kendi baslica dayanagi olan Türk unsuruna mensup kütleleri
yabanci sahalarda yerlestirmek, onlara hem toprak vermek hem de
lüzumunda askerî bir kuvvet olarak faydalanmak fikrinden
dogmustur. Bu suretle yavas yavas topraga baglanan göçebeler,
hem bir karisiklik âmili olmaktan çikiyor, hem de devlete
kuvvetli bir askerî dayanak teskil ediyorlardi. Bu usulün
ehemmiyet ve faydasi, bilhassa Bizans'tan zapt edilen yeni
sahalarda daha açik bir sekilde görünüyordu. Kismen harplerde ve
fetihlerde imha veya esir edilen ve kismen de yerlerinde
birakilan yerli ahaliden kalmis genis Anadolu topraklari,
Selçuklularin takib ettikleri ikta sistemi sayesinde yavas yavas
Türklesti.
Osmanlilarin, kendilerinden önceki Müslüman Türk devletlerinden
mâhirâne bir usul ile alip tatbik ettikleri timar sistemi, Osman
Gazi ile baslar. O, zapt ettigi bütün yerleri timar olarak silah
arkadaslari ile askerlerine veriyordu. Itaat eden yerli halki da
yerinde birakiyordu. Hatta o, arkadaslarindan bazilarinin uysal
ve itaat eden ahaliyi herhangi bir sebeple yerlerinden
kaçirmalarina engel oluyordu. Âsikpasazâde'ye göre o: "Her kime
kim bir timar virem âni sebepsiz elinden almayalar ve hem ol
öldügü vakitte ogluna ve eger küçücük dahi olsa vireler.
Hizmetkârlari sefer vakti olicak sefere varalar, tâ ol sefere
yarayinca. Ve her kim kanun düzse Allah andan râzi olsun. Ve
eger neslimden bir kisi bu kanundan gayri bir kanun koyacak
olursa edenden ve ettirenlerden Allah Teâla râzi olmasin"
demistir. Selçuklu uygulamasi ile ayni özellikleri tasiyan bu
sözlerden su sonuçlar çikmaktadir:
1- Sebepsiz yere hiç kimsenin timari elinden alinamaz.
2-Timar sahibinin ölümü halinde timari ogluna intikal eder.
3-Ogul sefere gidemeyecek kadar küçükse, harbe gidecek yasa
gelinceye kadar onun yerine hizmetkârlari sefere gideceklerdir.
Anadolu'da, Osman Gazi ile baslayan timar sistemi, ondan sonra
gelen torunlari tarafindan devam ettirildi. Gerçekten de Orhan
zamaninda timar tevcihlerine dair bir çok tarihî kayit
bulunmaktadir. Ayrica gazilerin yani timar erlerinin yeni
zaptedilen uslara yerlestirildigi hakkindaki rivayetler de
timarlarin askerî özellik ve mahiyetlerini daha iyi anlamamiza
vesile olmaktadir. Hatta timarlarda bulunan yerli halk da zaman
zaman sipahilerle birlikte kendi din kardeslerine karsi harplere
katiliyorlardi. Rumeli fetihleri baslayinca timar sistemi
oralarda da uygulanmaya basladi. Gelibolu havalisinin Yakub Ece
ile Gazi Fazil'a timar olarak verildigi ilk tarihî kaynaklarda
belirtilmektedir. Sultan I. Murad devrinde Rumeli fütuhati
ehemmiyet kazaninca Anadolu'dan pekçok halk ve bazi Türk
asiretleri oradan alinip Rumeli'ye iskan ettirildiler. Bu yeni
gelenlerin geçimlerini saglamak için onlara toprak tahsis
edilmesi gerekiyordu. Bu durum sebebiyle, timar sistemi daha da
yayginlik kazanmaya basladi.
Baslangiçta "Has" ile "Timar" seklinde ikiye ayrilmis olan
birlikler, I. Murad döneminde yeni bir kategorinin katilmasi ile
üç kisma ayrildilar. Rumeli Beylerbeyi Lala Sahin Pasa ölünce,
onun yerine Kara Ali oglu Kara Timurtas Pasa beylerbeyi olmustu.
Dirlikleri yeniden düzenlemek isteyen Kara Timurtas Pasa, "Has"
ile "Timar" arasinda "Zeâmet" adi ile yeni bir derece ihdas etti.
Tedricî bir tekâmül takib ettigi muhakkak olan bu toprak sistemi,
topragin mülkiyet haklari ile ilgili degildir. Böylece rakabesi
(possesio) devlet elinde alikonulmus topraklar rejimi, Osmanli
Devleti'nde en genis ölçüde ve en serbest bir sekilde tatbik
edilebilmistir. Bu rejimde, topragin menfaati kendisine
birakilan sinif, topragi fiilen isleyen reâyâdir. Burada sunu da
hemen belirtelim ki, Osmanli reâyasinin sahip bulundugu haklar,
Avrupa'daki "Serf'lerin sahip oldugu haklar ile kiyas
edilemeyecek kadar daha medenî, daha insanî ve daha mütekâmildir.
Konuyu daha netlestirmek ve bir fikir vermek üzere Osmanli
reâyasinin muasiri olan Avrupa'daki serflikten ve onlarin
durumundan kisaca söz etmek gerekir.
Avrupa'da topraga yerlestirilmis olan köle (serf, çiftçi) bazi
isleri hür insanlar gibi yapamaz. O, birçok haktan mahrumdur.
Derebeylik sisteminin getirdigi feodalizme göre serfler, hukukî
bakimdan diger insanlardan tamamen farkli bir hüviyete
sahiptirler. Asagidaki maddeler, onlarin nasil bir statüye sahip
olduklarini ortaya koyacaktir:
a- Istedikleri ile evlenemezler, baska senyörlerin serfleri veya
hürlerle evlenemez.
b- Serflerin mirasi hür olan insanlarinki gibi vârislerine
intikal etmez, sahipleri istedikleri gibi mirasa müdahale
edebilirler.
> c-Istedikleri meslegi seçme, çalisip çalismamada
serbestlikleri yoktur.
d-Efendilerinin angarya islerinde çalismak ve belli
zamanlarda onlara hediye takdim mecburiyetleri var.
e- Serfleri cezalandirmak efendilerine aittir.
f-Serfler, ruhban sinifi ve manastirlara giremezler,
mahkemelerde hür bir insana karsi sahidlikleri kabul edilmez.
Serflerin içinde bulundugu bu duruma karsilik Osmanli reâyâsi
hür insanlardi. Onlar ,her türlü hukukî statüye sahiptirler.
Serf veya ortakçi kullarla bir ilgileri yoktur. Bu sebepledir ki,
Avrupa feodal toplum yapisinda görülen köylü isyan ve
ihtilallerine, son derece karisik dinî ve sosyal gruplari
bünyesinde toplayan Osmanli Devleti'nde tarihin hiç bir
döneminde rastlanmaz. Sinif tesekkül ve kavgasina zemin
hazirlamayan Osmanli toplum yapisi, baska toplumlarla kiyasi
mümkün olmayan sosyal bir özellik arzeder. Bati insaninin
yüzyillar boyu sürdürdügü sinif mücadelesini ve kölelikten
kurtulma savasinin izlerini Türk ictimaî hayatinda görmek mümkün
degildir.
Osmanli Devleti kuruldugu ve daha sonra feth ettigi
memleketlerde, bir çesit toprak köleliginin mevcud oldugu
düzensiz bir derebeylik nizami ile karsilasmistir. Bu nizamin,
toprak münasebetlerinde sebep olacagi düzensizlikleri önlemek
için mevcud toprak düzenine sür'atle müdahale etmis, topraga
dayanan asalete son vermek suretiyle, topragi isleyenleri serf
olmaktan çikarmis, derebeylik yerine timar sistemini, serf
yerine timar sahibi olan sipahî ile aralarinda sadece akdî bir
münasebet bulunan, bir çesit aynî hak sahibi kiraciya benzer
toprak mutasarriflarini ikame etmistir. Böyle bir toprak düzeni
ise topragin mülkiyetinin devlette olmasiyla mümkündür. Iste
bunun içindir ki Osmanli hükümdarlari, Islâm fetihlerinin
baslangicinda oldugu gibi, fethedilen topraklarin bir kisminin
mülkiyetini halka birakirken, bir kisminin rakabesini hazine
için alikoymus ve sadece tasarruf hakkini halka tefviz etmistir.
Baslangiçta, arazinin mülk ve mirî olarak ikiye ayrildigi
Osmanli Devleti'nde, bilahare arazinin tamamina yakin bir kismi
mirî rejime tabi tutulmustur. Üsküp ve Selânik kanununun basina
koydugu mukaddimesinde Ebu Suud Efendi (898-982/1490-1574),
arazinin mirî olus sebeplerine temas ederken ayni zamanda, Islâm
hukukuna göre arazinin mahiyetinden de söz eder. Ona göre:
"Bilâd-i Islâmiyede olan arazi, muktezay-i seriat-i serife üzre
üç kisimdir:
Bir kismi arz-i ösriyyedir ki hin-i fetihte (fetih esnasinda)
ehl-i Islâm'a temlik olunmustur. Sahih mülkleridir (gerçek
mülkleridir). Sâir mallari gibi nice dilerlerse tasarruf ederler.
Ehl-i Islâm üzerine ibtidâen harac vaz'i, na mesrû olmagin (mesru
olmadigi için) ösür vaz' olunmustur. Ekerler, biçerler, hâsil
olan gallenin ösründen gayri asla bir habbe alinmaz. Âni dahi
kendiler fukara ve mesâkine virürler. Sipahdan ve gayridan asla
bir ferde helâl degüldür. Arz-i Hicaz ve arz-i Basra böyledir.
Bir kismi dahi arz-i haraciyedir ki, hin-i fetihte keferenin
ellerinde mukarrer kilinup kendilerine temlik olunub üzerlerine
hasillarindan ösür yahut sümün yahud subu', yahud südüs, nisfa
degin (1/10, 1/8, 1/7, 1/6, 1/2) arzin tahammülüne göre harac-i
mukaseme vaz' olunup yilda bir miktar akça dahi harac-i muvazzaf
vaz' olunmustur. Bu kisim dahi sahiplerinin mülk-i sahihleridir.
Bey'a ve siraya (satma, satin alma) vesair enva-i tasarrufata
kadirdirler. Istira edenler dahi vech-i mezbur üzerine ekerler
biçerler, harac-i mukasemin ve harac-i muvazzafin verirler.
Ehl-i Islâm istira etseler dahi kefereden alinagelen haraclari
sâkit olmaz (haraçlari düsmez). Bi kusur edâ ederler. Egerçi
ehl-i Islâm'a ibtidâen harac vaz' olunmak mesru degildir. Amma
bekaen alinmak mesrudur. Mutasarrif olanlar eger ehl-i zimmettir
eger ehl-i islâmdir madem ki ellerinde olan yerleri ziraat ve
hiraset edüp ta'dil eylemeyeler asla dahl ve taarruz olunmaz
nice dilerler ise tasarruf ederler. Fevt oldukta sair emvâl ve
emlakleri gibi vereselerine intikal eder. Sevad-i Irak arazisi
böyledir. Kütüb-i ser'iyyede mestûr ve meshur olan arazi bu iki
kisimdir.
Bir kisim dahi vardir ki, ne ösriyyedir ne de vech-i mezbûr
üzerine haraciyyedir. Âna arz-i memleket derler. Asli
haraciyedir. Lakin sahiplerine temlik olundugu takdirde fevt
olup verese-i kesire mabeynlerinde taksim olunup her birine bir
cüz'î kit'a degüp her birinin hissesine mabeynlerinde taksim
olunup her birine bir cüz'î kit'a degiip her birinin hissesine
göre haraclari tevzi ve tayin olunmakta kemal-i suûbet ve iskâl
olup belki âdeten muhal olmagin rakabe-i arazi, beytü'l-mal-i
müslimîn içün alikonulup reâyaya ariyet tarikiyla virülüp ziraat
ve hiraset idüp, bag, bahça ve bostan idüp hâsil olandan harac-i
mukasemin ve harac-i muvazzafin vermek emr olunmustur. Sevad-i
Irak'in arazisi eimme-i din mezheblerinde bu kabildendir.
Bu diyar-i bereket siarin arazisi dahi bu uslûb üzerine arz-i
memlekettir ki, arz-i mîrî demekle mâruftur. Reâyânin mülkleri
degüldür. Ariyet tarikiyla tasarruf idüp ziraat ve hiraset idüp
ösür adina harac-i mukasemesin ve çift akçasi adina harac-i
muvazzafin virüp madem ki, ta'til itmeyüp vücuh-i merkume
üzerine tamir idüp hukukun eda ederler kimesne dahl ve taarruz
eylemeyüp fevt oluncaya degin nice dilerler ise tasarruf ederler.
Fevt oldukta ogullari kendilerin makamlarina kayimlar tafsil-i
mezbur üzerine tasarruf ederler. Ogullan kalmaz ise hariçten
tamire kadir kimesnelere ücret-i muaccele alinip tapuya verilip
anlar dahi tafsil-i sâbik üzere tasarruf ederler."
Görüldügü gibi devlet, reâyânin elindeki topragin miras yolu ile
parçalanmasi, serbest alisveris usûlü ile gelisigüzel sahip
degistirmesi ve borç için hacz edilmesi gibi sebeplerie müstakil
küçük köylü isletmelerinin mevcudiyetini tehlikeye düsüren
muameleleri önleyici hükümler koymustu. Bu yüzden kanunnâmelerde
"yer beyliktir", yerde bey'u sira ve hibe ve miras vesair
tasarrufat ser'an ve örfen memnudur denilmektedir.
Müslüman Devletlerde arazinin mîrî olus sekillerini söyle
siralayabiliriz:
a) Fethedilen arazi, gâliplere (fâtihlere) tevzi, veya mahallî
halk elinde birakilmayarak devlete (beytü'l-mal) mal edilmek
suretiyle. Islâm hukukuna göre devlet baskani bu arazi ile
ilgili olarak istedigi gibi tasarrufta bulunabilir.
b) Fetih esnasinda nasil muamele gördügü belli olmayan arazi.
c) Mülk araziden olan topragin, mâlikinin mirasçi birakmadan
ölmesi ve vasiyette bulunmamasi halinde arazinin hazineye
intikal etmesi ile.
d) Topragin, mururu zaman (zaman asimi) ile sahibi
bilinememek yüzünden hazineye intikali suretiyle.
e) Rakabesi devlete ait olmak üzere ihya edilen ölü (mevat)
toprak.
Osmanli toprak sisteminde "emîriyye" denilen arazi de iki kisma
ayrilmaktadir. Bunlar:
1- Arazi-i emirîye-i sirfa (beytü'l-male ait)
2- Arazi-i emirîye-i mevkufa (vakfa ait)
Tafsilatina girmeden,sadece kaç kisim olduguna isaret ettigimiz
arazi-i emirîye, 1274/1858 tarihli arazi kanunnâmesinin 3.
maddesinde söyle tarif edilmektedir:
"Arazi-i emirîyye, beytü'l-male ait olarak ihale ve tefvizi,
taraf-i Devlet-i Aliyye'den icra olunagelen tarla ve çayir ve
yaylak ve kislak ve korular ve emsali yerlerdir ki, mukaddema
ferag ve mahlulat vukuunda sahib-i arz itibar olunan timar ve
zeamet ashabinin ve bir aralik mültezim ve muhassillarin izin ve
tefviziyle tasarruf olunur iken, muahharan bunlarin ilgasi
hasebiyle el-haletu hazihi taraf-i Devlet-i Aliyye'den bu hususa
memur olan zatin izin ve tefviziyle tasarruf olunup
mutasarriflari yedlerine bâlâsi tugrali tapu senetleri verilir."
1858 tarihli arazi kanununa göre Osmanlilarda arazi: a- Arazi-i
Memlûke, b- Arazi-i Emîrîye, c- Arazi-i Mevkufa, d- Arazi-i
Metrûke, e- Arâzi-i Mevât olmak üzere bes gruba ayrilmaktadir:
> a- Arazi-i Memlûke: Mülkiyet yolu ile tasarruf
edilen topraklar olup dört kisimdan ibarettir: 1- Kasaba ve
köylerdeki arsalar olup yarim dönümlük yerlerdir. 2- Emîrîye
topraklardan mülkiyete dönüstürülen yerlerdir. 3- Ösrî
topraklardir. 4- Haracî topraklardir.
Arazi-i Memlûkeye mâlik olanlar, mallarini diledikleri gibi
kullanir, isler, satar, hibe veya vakf edebilir. Bütün bu
muamelat için fikhî hükümler tatbik edilir.
b- Arazi-i Emirîye: Devlete ait olup fertlere, tarla,
otlak, yaylak, kislak vs. olarak tahsis edilen yerlerdir.
Eskiden timar ve zeamet sahipleri tarafindan kullanilan bu
topraklar, arazi kanunnâmesi hükümlerine göre tapu ile tasarruf
edilir hale getirilmistir.
c- Arazi-i Mevkufa: Toplumun menfaati göz önünde
bulundurularak vakf edilmis olan topraklardir. Vakfi yapan
(vâkif) tarafindan tesbit edilen sartlara göre kullanilir.
d- Arazi-i Metrûke: Toplumun menfaati için yapilan
yollar, köprüler ile köy ve kasaba halkinin birlikte istifade
edebilmesi için birakilan mera, koru vs. gibi yerlerdir.
e- Arazi-i Mevât: Köy, kasaba ve fertlere tahsis
edilmemis bulunan ve imar bölgeleri disinda birakilmis olan
topraklardir. |
|
TIMAR (DIRLIK)
|
|
Bu sistem, devlete ait mîrî arazinin, savaslarda yararliligi
görülen, kale yapim ve tamirinde bulunan, devlete hizmet eden
mücahidlere, askerlere ve diger bazi hizmet erbabina
dagitilarak, bu kimselerin, kendilerine verilen araziye ait örfî
ve ser'î vergileri toplamasi seklinde belirlenebilir. Topragin
"rakabe" denilen çiplak mülkiyeti devlete, kullanma ve
yararlanma hakki timar sahibine aittir. Daha önce de temas
edildigi gibi toprak üzerindeki bu hak, babadan ogula intikal
etmekte, ancak timar sahibinin topragi satmasi, hibe etmesi,
bagislamasi, rehine koymasi veya miras olarak intikal ettirmesi
mümkün degildir.
Osmanli Devleti'nde, mirî arazi rejiminin sonucu olarak timar
(dirlik) adi verilen bir sistem ortaya çikti. Bu, daha önceki
Müslüman devletlerdeki "Ikta" sistemi ile ayni olmakla birlikte
ona göre biraz daha gelismisti. Osman Gazi'nin fetihleri ile
ortaya çiktigini daha önce gördügümüz bu uygulama, I. Murad
döneminde teskilâtli ve sistemli bir kurum haline geldi.
Önceleri timar ve has diye ikiye ayrilan dirliklere bu devirde
Kara Timurtas Pasa yardimiyla "zeâmet" diye malî yönde ikinci
derecede bulunan bir kisim daha ilave edildi.
Devlette, büyük bir fonksiyonu bulunan timar sistemi, Osmanli
toprak rejiminin temelini teskil ediyordu. Zira bu toplumda
iktisadî, ictimaî, askerî ve idarî teskilâtlarin tamami büyük
ölçüde toprak ekonomisine dayanmaktaydi. Toplum hayatinda en
küçük vazife sahibinden, devletin en üst kademesinde bulunan
hükümdara varincaya kadar hemen hemen bütün sosyal gruplar,
geçimlerini toprak ürünleri ile sagliyorlardi.
Toprak taksimatinin en küçük bölümü olan timar, geliri 3 bin ila
20 bin akça arasinda degisen askerî dirliklere verilen bir
isimdir. Devrin imkânlari göz önünde bulundurularak bir kisim
asker ve memurlara geçimlerini temin hususunda böyle bir kaynak
saglanmistir. Nitekim bu mânâda "zeâmet ve timar ki defi a'da
için tâyin olunan mal-i mukateledir ve asker dahi bunlari
tasarruf edenlerdir denilmektedir. Keza, Islâm
Ansiklopedisindeki genis makalesinde Barkan da bu mevzuda
sunlari söylemektedir:
"Osmanli Imparatorlugunda geçimlerini veya hizmetlerine ait
masraflari karsilamak üzere bir kisim asker ve memurlara,
muayyen bölgelerden kendi nâm ve hesaplarina tahsil selâhiyeti
ile birlikte tahsis edilmis olan vergi kaynaklarina ve bu arada
bilhassa defter yazilarindaki senelik geliri 20 bin akçaya kadar
olan askerî dirliklere verilen isimdir." Kendisine böyle bir
imkân taninan kisi (timar sahibi, sipahî), buna karsilik bâzi
vazifelerle mükellef tutulmaktadir. O, batidaki toprak
sahiplerinin, serflerine karsi takindiklari tavir gibi bir
pozisyonda bulunamaz. Keza, timari içinde meydana gelen olaylara,
toprak sahibi sifatiyle müdahalede bulunamaz. Zira "Osmanli
Imparatorlugunun adlî düzeni icabi, herhangi bir cezanin tatbiki
için bütün suçlarin kadi mahkemeleri önünde usûlü vechiyle
tesbit edilerek hükme baglanmis bulunmasi lâzimdir. Ne kadar
kudretli kisiler olurlarsa olsunlar, timar sahipleri reâyanin
hukuk ve ceza dâvalarina bakmak ve onlara ceza tâyin etmek
yetkisine sahip degildi. Hatta diger askerî sinif mensuplari
gibi, timar sahiplerinin de kendi reâyasi ile beraber ayni
mahkemeler önünde, ayni kanunlara göre muhakeme edilerek hüküm
giymeleri icabediyordu. Mahkeme karari olmaksizin, kimsenin
hapsedilmesi, zincire vurulmasi, iskenceye tâbi tutulmasi veya
para cezasi ödemesi câiz degildi." Osmanlilarda topragin
rakabesi devlete aittir. Bununla beraber, çiftçinin vermekle
mükellef tutuldugu vergiyi dogrudan dogruya devlet degil ve
fakat onun adina bir maas karsiligi olarak herhangi bir memur
alir ki, böyle bir memuriyeti bulunana sipahî, bu tatbikata da,
"timar sistemi" adi verilmektedir. Sipahî, timari içinde
çalisanlara haksiz bir ceza veremiyecegi gibi, onlara angarya da
yükleyemez. Zira Osmanlilarda, timari içinde, sipahinin bir
kisim topraklari kendi nâm ve hesabina isleten ve bu maksatla
idaresi altinda bulunan reâyânin isgücünü angarya
mükellefiyetleri ile kullanmak mecburiyetinde olan büyük bir
çiftlik sâhibi durumunda olmadigi anlasilmaktadir. Ayni sekilde,
mîrî arazi tasarruf eden bir reâyâ ile sipahî arasinda, büyük
ölçüde ekonomik bir farklilasma görülmez. Birisi, idarîaskerî
vazifeler karsiligi toprak gelirinden istifade ederken, digeri
sadece emek karsiligi bu ürünlerden faydalanmaktadir. Osmanli
cemiyetindeki bu iki sinif insanin emeklerini toprak geliri ile
karsilamasi, maddî farklilasmayi ortadan kaldiran önemli bir
âmil olmustur.
Sipahî, reâyâdan miktar ve cinsleri kanunlarla tesbit ve tâyin
edilmis olan bir kisim vergiden fazlasini tahsile selâhiyetli
degildi. Selâhiyetini tecavüz edenden de dirligi, bir daha geri
verilmemek sartiyle alinirdi. Nitekim, 14 Muharrem 973 (12
Agustos 1565) de Sivas Beylerbeyi, Sivas ve Arapkir kadilarina
yazilan bir hükümde, Divrigi Beyi Kasim'in seriat ve kanuna
aykiri olarak reâyâya haksizlik ettiginin mahkeme tarafindan
tesbit edilmis olmasi cihetiyle, sancaginin tebdiline karar
verildigi bildirilmektedir. Ayni seneye 973 (1565) ait baska bir
belgeye göre Avlonya Kadisina yazilan bir hükümde de mezkûr
kazaya bagli Aspurokilise adindaki köyde timar tasarruf eden
Burhan oglu Ahmed Sipahî, ehl-i senaattan olmak, çesitli kötülük
ve haksizliklari bulunmakla hapsedilmesi ve timarinin elinden
alinmasina dair tafsilâtli bilgi verilmektedir. Ekonomik ve
sosyal durumlari ile dinî inançlari tamamen farkli, çesitli
kavimlere mensup kimseleri sinirlan içinde barindirarak onlari
tebea edinen Osmanli Devleti, böylece timar sahibinin
yapabilecegi herhangi bir haksizligin önünü almis oluyordu.
Sipahî, mîrî arazinin halka tefvizinde, devletin bir
temsilcisi olarak vazife görmektedir. O, arazinin gerçek sahibi
degildir. Bunun içindir ki devlet, timarlarin kapali bir sistem
halinde çalismasini engellemek, onlari devamli kontrol etmek ve
gerektiginde müdahalede bulunmak için devamli surette buralara
çesitli memurlarini gönderir. "Timar sahiplerinin kendilerine
tahsis edilmis olan arazi ve reâyâya ait ser'î veya örfî bir
takim hak ve resimleri (vergi) kendi nâm ve hesaplarina toplayip
onlarin gelirleri ile birtakim vazifelerin ifâsini temin
ettiklerini biliyoruz. Bununla beraber, sipahî timarlarini, malî
bakimdan hârice karsi tamamiyle kapali ve müstakil bir bütün,
bir müafiyet (imnunite) sahasi olarak kabul etmek de mümkün
degildir. Çünkü vergilerin toplanma sekli ile aidiyyeti
hususlari, siki bir sekilde merkeziyetçi bir devlet teskilâti
tarafindan mürakebe edilmekte ve sipahî timarina, muhtelif hak
ve vazifeler dolayisiyle birçok devlet memuru girip çikmaktadir."
|
|
TIMAR SISTEMININ TEKÂMÜLÜ
|
|
Osmanlilarda, Osman Gazi ile baslayan timar sistemi, Yildirim
Bâyezid zamaninda Timur'la yapilan savastan dolayi bir duraklama
devresine girmisti. Bu hâl, Fâtih devrine kadar tesirini
göstermistir. Fâtih Sultan Mehmed, devletin artan ihtiyaçlarina
uygun olarak, devlet teskilâtini tanzim etmek ve bu arada timar
sistemini gelistirmek için yeni kanunlar çikarmistir. Nitekim o,
timar sisteminin düzenlenmesi, timar topraklarinin arttirilmasi
ve aksakliklarin giderilmesi konusunda önemli yeniliklerde
bulunmustu. Onun, aslinda devlete ait olup çesitli yollarla
devletin elinden çikarak mülk veya vakif haline gelmis olan
topraklan tekrar mîrî haline getirmesi operasyonu meshurdur. Bu
dönemde bütün vakif ve mülkler gözden geçirilerek 20.000'den
fazla köy ve mezra vakif veya mülk olmaktan çikarilip sipahilere
dagitilmistir.
II. Bâyezid (1481-1512) zamaninda timar teskilâtinda pek
büyük bir degisiklik yapilmadi. Yavuz Sultan Selim (1512-1520)
devrinde timar sistemi mükemmel bir sekilde islenmis, sipahî ve
"cebelû"lerin miktari 1514 yilinda 140 bin kisiyi bulmustu.
Timar teskilâti, Kanunî Sultan Süleyman devrinde tekâmülünün
zirvesine ulasmistir. Kanunî'nin timarlarla ilgili fermanlari bu
hususta çok açik birer delil teskil etmektedirler. Keza bu
dönemdeki timar sayisindan ve "cebelû" miktarindan da haberdar
bulunmaktayiz. Nitekim, Kanunî zamaninda irili ufakli 37521
timar vardi. Bunlardan 6620 Rumeli, 2614 Anadolu, 419 Haleb ve
Sam vilâyetlerinde bulunuyordu. Bunlardan 9653'ü kale muhafiz
timari, geriye kalan 27868'i ise tamamiyle eskinci timari idi.
Bahis mevzu 27868 eskinci timari sahiplerinin, harbe beraber
götürmek mecburiyetinde olduklari "cebelû" (veya cebelî) denilen
silâhli ve zirhli askerlerle 70-80 bin kisilik atli bir timarli
sipahî ordusu teskil ettikleri tahmin edilmektedir. Padisahin
hassa ordusu demek olan Istanbul'daki KapiKulu Ocaklarinin bu
devirdeki mevcudu ise henüz 27 bin civarinda idi. Kanunî
zamaninda bütün müesseseler gibi dirlik (timar) sistemi de
tekâmülünün zirvesine ulasmistir. Bu dönemdeki timarli asker
sayisinin yukanda verilenden daha fazla oldugu ve bunun 200 bin
civarinda bulundugu da söylenmektedir.
Osmanli toprak düzeninde dirlikler, üç kisma ayriliyordu.
Bunlar:
a) Has: Padisah, vezir ve ileri gelen devlet adamlarina
tahsis edilip, senelik hâsilati 100 bin akçadan fazla olan
yerlere (dirliklere) denirdi. Her has sahibi, gelirinin her bes
bin akçasi için bütün masraflari kendisine ait olmak üzere bir
"cebelû" yetistirmek ve beraberinde harbe götürmek
mecburiyetindeydi. Haslar irsî degildir.
b) Zeâmet: Senelik hâsilati 20-100 bin akça arasinda degisen
dirliklerdir. Bu gelirin 20 bin akçasi kiliç hakki oldugundan,
zeâmet sahibi bunun disinda kalan her bes bin akça için bir "cebelî"yi
yetistirmek ve harbe götürmek zorundaydi. Zeâmetler, devlet
merkezinde bulunan hazine ve timar defterdarlarina, zeâmet
kethüdalarina, sancaklardaki alay-beyine kale dizdarlarina,
kapicibasilara, hâcegan-i divan-i hümâyuna ve müteferrikalara
tevcih olunurdu. Bunlarin büyük bir suçu görülmedikçe zeâmetleri
ellerinden alinmazdi.
c) Timar: En küçük kategoriyi teskil eden ve senelik geliri
3.000-20.000 akça arasinda olan dirliklerdir. Bu dirlikte,
cinslerine göre kiliç hakki degismektedir. Nitekim, Rumeli'de
bulunan Budin, Bosna, Timasvar beylerbeyliklerindeki 6000'lik
tezkireli timarlarin kiliçlari 3'er bindir. Anadolu, Karaman,
Maras, Rum, Diyarbekir, Erzurum, Haleb, Sam, Bagdad ve Kibris
eyâletlerindeki tezkireli timarlarin kiliçlan ise 2 bindir.
Kiliç hakkinin disinda kalan her üç bin akça için timar sâhibi
bir "cebelî" yetistirmek zorundadir.
Osmanli toprak rejiminde her dirligin çekirdegini teskil eden ve
"kiliç" adi verilen bir kisim vardir. Timarlar, kiliç tâbir
edilen ve hiç degismeyen bir çekirdek kismi ile bu kisma zamanla
ilâve edilmis olan hisselerden tesekkül eder. Timarlarin
bulundugu yer ve durumuna göre farklilik arz eden her "kiliç"a
bir timar sahibinin tayin edilmis olmasi lâzimdir. Bir kiliç
yerine iki kisi tayin edilemez. Bu, her sancaktaki zeâmet ve
timarlarin büyüklü-küçüklü dagilis seklinin ve kadro
mevcutlarinin ayni kalmasini temin için bas vurulmus bir çaredir.
|
|
TIMAR ÇESITLERI
|
|
Osmanli toprak düzeninde, timarlari siniflandirmak güç ve ince
bir is olmakla birlikte onlari tiplerine göre birkaç kisma
ayirabiliriz. Bunlar:
1. Timar arazisinin mülk olarak verilip verilmemesine göre:
a) Mülk timarlar: Anadolu'nun bazi vilâyetlerinde mevcud olan
bu tip timar sâhipleri, sefer aninda yerlerine "cebelû"lerini
gönderebiliyor, kendileri ise sefere istirak etmeyebiliyorlardi.
Bu mükellefiyetini yerine getirmeyen timar sahibinin bir yillik
geliri hazine tarafindan alinirdi. Fakat timar baskasina
verilmezdi. Ölümü halinde ogluna, yoksa diger mirasçilarina
kalirdi.
b) Mülk olmayan timarlar: Bunlar, hizmet mukabili vâridatinin
bir kisminin tahsisi suretiyle verilen timarlardir ki, Osmanli
timarlarinin çogu bu nevi'dendir.
2. Timar sahiplerinin gördügü islere göre:
a) Eskinci timarlari: Bunlarin sahipleri alay beyinin sancagi
altinda sefere eserler (giderler). "Cebelî"leri ile birlikte
sefere gitmek zorunda olan bu tip timarlarin mutasarriflari,
sefere esmedikleri zaman timarlan ellerinden alinirdi. Osmanli
toprak sisteminde bu nevi'den olan timarlar çogunlukta idi.
b) Mustahfiz timarlari: Bu timarlarin sahipleri, mensubu
bulunduklari kale muhafazasinda bulunurlardi.
c) Hizmet timarlari: Bâzi serhadlerde bulunan câmilerin
imâmet ve hitâbetinde bulunanlar ile saraya hizmet edenlere
verilen timarlardir.
3. Verilis sekillerine göre: Timarlarin, beylerbeyi
tarafindan veya Istanbul'dan verilmesine göre siniflandirilmasi
ile ilgilidir. Buna göre timarlar ikiye ayrilmaktadir:
a) Tezkireli: Beylerbeyilerin, bir tezkire ile devlet
merkezine teklif ettikleri timarlara bu isim verilirdi.
b) Tezkiresiz: Beylerbeyilerin, kendi beratlari ile
verdikleri timarlara da tezkiresiz adi verilir.
Küçük timarlarin dagitilmasinda beylerbeyilerin selâhiyetleri
büyüktü. Muhtelif eyâletlerde degisik baremlerde olmak üzere
defter yazilari belirli bir rakamin altinda olan timarlarin
sahiplerini beylerbeyiler kendi tugralarini tasiyan beratlarla
dogrudan dogruya tâyin edebiliyorlardi. Daha büyük bir gelir
saglayan timarlarda ise beylerbeyi, o timara hak kazanmis olan
sipahinin eline bir "tezkire" vererek tâyinini devlet merkezine
teklif eder. Bu sipahinin berati, devlet merkezinden verilirdi.
Beylerbeyinden böyle bir tezkire alan sipahî, Istanbul'a giderek
6 ay içinde beratini almak zorunda idi. Aksi takdirde timarinin
gelirinden faydalanamazdi.
Dogrudan dogruya beylerbeyi tarafindan verilen tezkiresiz
timarlarin defter geliri düsüktür. Bunlarin en büyügü
Rumeli'deki eyâletlerle (Budin, Bosna, Timasvar vs.) Sam, Haleb,
Diyarbekir, Erzurum ve Bagdad bölgelerinde 6000, Anadolu ve
Kibris eyâletlerinde 5000, Karaman, Zülkadiriye ve Rum
eyâletlerinde de 3000 akçalik geliri olan timarlardir.
Osmanli timar sisteminde dikkat edilen hususlardan biri de
tezkireli timarlarin bozulup tezkiresiz hâle getirilemeyisidir.
4. Malî durumlarina göre:
a) Serbest timarlar: Timar sahibinin "resm-i arûs", "resm-i
tapu", "kislak", "yaylak", "cürüm, cinayet" vs. gibi vergileri,
alma hakkina sahip bulundugu timarlardir, (dirliklerdir). Bunlar,
vezir, beylerbeyi, sancakbeyi, nisanci, defterdar, divan
kâtipleri, çavuslar çeribasilari, sübasilar ve dizdarlar gibi
yüksek rütbeli idare âmirleri ile memur ve askerlerin has ve
zeâmetleridir. Bunlar, bazi imtiyazlara sahiptirler.
b) Serbest olmayan timarlar: Böyle bir timari tasarruf eden
sipahînin, serbest timar tasarruf eden gibi bir yetkisi yoktur.
Onun için yukarida adi geçen vergileri kendi nâm ve hesabina
alamaz.
Çesitli yönleri ile tedkik ettigimiz timar sisteminin
geçirmis oldugu merhaleler ile farkli sebeblere bagli olarak
aldiklari degisik isimleri gördük. Beldiceanu, kendine göre ve
özellikle timar tasarruf eden kimselere göre ayri bir
siniflandirma yapmaktadir. |
|
TIMAR SISTEMININ BOZULMASI VE ORTADAN KALKMASI
|
Kanunî Sultan Süleyman devrinde, tekâmülünün zirvesine erisen
timar sistemi, bu pâdisahin ölümünden sonra bozulma temâyülü
göstermeye baslamis olacaktir. Koçi Bey (? 1640), 992 (1584)
tarihine kadar timarlarin kiliç ehli elinde ve ocakzâdelerde
bulundugunu, bu sinifa yabanci ve kötü kisilerin girmedigini
keza timarlarin büyükler ile âyânin sepetine de girmedigini
belirterek o ana kadar bir bozulma belirtisi görülmedigine
isaret eder. Fakat XVI. asrin sonlarina dogru timarlarin iltizam
usûlü ile verilmesi, bunun neticesinde mültezimlerin fazla kâr
saglayabilmeleri için reâyâya haksizliklarda bulunmalari,
bozulmanin baslangici sayilmaktadir. III. Murad (1574-1595)
devrinde bozulma emâreleri, daha belirgin bir sekil almisti.
Zira bu devrede eski kanunlara riayet edilmeyerek çesitli
yollardan timar sahibi olan kimseler türedi. Bununla ilgili
olarak Koçi Bey, "bosalan timar ve zeâmetler de eski kanunlara
aykiri olarak Istanbul tarafindan verilmeye baslandi. Ileri
gelenler ve vükelâ, bosalan yerleri adamlarina ve akrabalarina
verip, Islâm memleketinde olan timar ve zeâmetin seçmelerini ser'-i
serife ve yüksek kanuna aykiri olarak kimini mülk olarak, kimini
vakif olarak, kimini vücudu sihhatta olan kimselere emeklilik
olarak verip bütün zeâmet ve timar, ileri gelenlerin yemligi
oldu. Bu bozukluklar, devletin en secaatli, güçlü, san ve
sevkete sebep olan askerinin harap olmasina sebep oldu. Halbuki
parali asker, asagi tabaka halkindan devsirilirse hiç bir
yararligi olmaz. Aksine bunlar, baris günlerinde azginlik ve
isyana sebep olup ser aleti olduklarindan epeyce zamandan beri
taskinligin ardi arkasi kesilmemektedir. Bu beylerbeyliklerinde
ve sancakbeyliklerinde, vezirlerin agalarin, müteferrika, çavus
ve kâtipler zümresinde, dilsiz, cüce taifesinde, padisah
nedimlerinde bölük halkinin ileri gelenlerinde bir çok timar ve
zeametler olup, kimi hizmetkârlari üzerine, kimi azadsiz kullan
üzerine berat çikarmislardir. Nâm adamlarinin olup, mahsûlü
kendileri yerler. Içlerinde öyleleri vardir ki, yirmiotuz belki,
kirkelli kadar zeâmet ve timari bu yoldan alip, ürününü
kendileri yeyip, sefer-i hümâyun olunca, cebe ve cevsen yerine
aba ve kebe giydirip birer semerli beygir ile sefere gönderirler.
Kendileri evlerinde zevk ve safâ, seyir ve sohbette olurlar"
diyerek bozulmanin sebep ve sekillerini göstermeye çalismistir.
Iltizam usûlünün dogmasi, timarlarin akraba ile yakinlara
dagitilmasi ve rüsvetin ortaya çikmasi sonucu, timar
sahiplerinin askere gitmemesi üzerine bas gösteren bozulmanin
sebeplerini söyle siralayabiliriz:
a) Merkezî devlet bürolarinda timar kayitlarinin son derece
karisik bir hâle düsmesi. Timar sahiplerinin seferlerde
yapilmasi gerekli yoklamalarinin türlü tesirler altinda iyi bir
sekilde yapilamamasi ve bu yoklamalarin daha sonraki timar
dagitimi için iyice muhafaza edilmemesi.
b) Bos kalan timarlarin, istihkak sahiplerine verilmesi
yerine bir kenara ayrilarak (sepete konarak) çesitli hileli
yollarla bazi nüfûzlu kisilerin adamlarina verilmesi.
c) Is adami vasfindaki yeni timar sahipleri, sefer
zahmetinden, baç ve can korkusundan halas olup safâ ve huzur
içinde kâr ve kazançlari ile mesgul olabilmek için, harp
zamanlarinda timarlarini bir takim aracilara, seferden dönüste
bu timarlardan eski sahipleri lehine feragat etmek sartiyle,
devir ve tahvil ettirmenin yolunu bulmakta idiler.
Görüldügü gibi timar sisteminde, reâyâ, sipahi ve devlet olmak
üzere üç temel taraf bulunmaktadir. Bunlarin, birbirlerine karsi
nasil davranmalari gerektigi, kanunnâme, adaletnâme ve zaman
zaman isdar edilen fermanlarla tesbit edilmisti. Bununla beraber
bu üçlünün bazan birbirlerine karsi olan yanlis davranislari,
Osmanli sosyoekonomik tarihinin en önemli konusu olmustur.
Bilindigi gibi dirlik sisteminde devlet, arazinin rakabesine
yani çiplak mülkiyetine sahiptir. Sâhib-i arz veya timar sahibi
adiyla da anilan sipahi ise devlete ait araziyi isleten,
devletin reâyâdan alacagi vergileri toplayan kimsedir. Sipahi,
topladigi bu paralarin bir kismini kendine ayirmakta, kalan
kismi ile asker besleyip bu askerlerle birlikte seferlere
istirak etmektedir. Bu durumu ile sipahi, mîrî topragi isleyen
bir devlet memurudur. Bu bakimdan, reâyâ üzerinde herhangi bir
tasarruf yetkisi bulunmamaktadir. O, sorumlulugu altinda bulunan
topraklarda devletin otoritesini temsil etmektedir.
Reâyâ ise üzerinde yasadigi topraklan isleyip bunlarin
vergisini devlet adina sipahiye vermek zorundadir. O asirlarda
halkin elinde nakit para pek fazla bulunmadigindan vergileri
aynî (mahsûl) olarak öderlerdi. Reâyâ bu mahsulü teslim etmek
üzere kendisine en yakin pazara götürmek zorunda idi. Sipahi,
reâyânin bunu daha uzaktaki pazara götürmesini isteyemezdi.
Bundan baska reâyâya eziyet edilmesine, maddî ve manevî külfet
yüklenmesine (angarya) izin verilmezdi. Devlet, sipahi, reâyâ
üçlüsünün statüleri ve karsilikli mükellefiyetleri "Tahrir
Defterleri"nin basinda yer alan sancak kanunnâmelerinde genis ve
etrafli bir sekilde belirlenmistir. Ayrica siyasetnâme nevinden
olan eserlerde devletin bekasinin reâyâ ile mümkün oldugu ifade
edilmektedir. Nitekim Kâtib Çelebi (Düsturu'l-Amel li
Islahi'l-Halel, Istanbul 1280, s. 124) söyle demektedir: "Evvela
reâyâ ve berâyâ selâtin ve ümerâya vediat-i ilâhiye oldugundan
gayri La mülke illâ bi'rricâl, velâ ricâle illâ bi's-seyf velâ
seyfe illâ bi'l-mal, velâ mâle illâ bi'rraiyye, velâ raiyye illâ
bi'l-adl."
Farkli sebeplere bagli olarak bozulmaya yüz tutan timar
sisteminin islahi için, çesitli tedbirlere bas vurulmus olmakla
beraber, bu gidisin önü bir türlü alinamamistir.
Kurulusundan beri, Osmanli Devleti'nin ekonomik, sosyal ve
askerî tarihinde büyük bir rol oynayarak önemli bir hizmet ifa
etmis olan timar rejimi, birkaç asirdan beri buhranlar içinde
geçen hayatinin son safhasinda sessiz sedasiz bir sekilde ve
herhangi bir sarsintiya sebep olmadan ortadan kalkti. Tarihe mal
olmasi çesitli safhalar geçiren bu sistemin ilk tatbikati, 1703
senesinde Girit adasinda basladi. Ülkenin diger mintikalarindaki
timarlar ise 1812 yilindan itibaren mahlul oldukça (bosaldikça)
baskasina verilmemeye baslandi. Bu uygulama ile timar
sahiplerinin sayisi gittikçe azalmaya yüz tuttu. Nihayet,
Yeniçeri Ocagi'nin lagv edilmesi ile muntazam ve disiplinli bir
askerî sinif vücuda getirildikten sonra, intizamlarini büsbütün
kaybetmis olan timar sahiplerinin de eskiden oldugu gibi kendi
hallerine birakilmasi uygun görülmedi. Bu sebeple H. 1263 (M.
1848) senesinde bütün timar sahipleri kaydi hayat sartiyla ve
yarim timar bedeli ile emekliye sevk edilerek timar sistemine
son verildi. |
|
|
|
Düzenleme;Sevde.NL 2006 |