|
Ordu-u Hümâyun denilen Osmanli Kara Ordusu, genel olarak iki
bölüme ayrilmakta idi. Bunlardan biri "Kapikulu Askerleri"
digeri de "Eyâlet Askerleri" adini tasiyordu. Bu askerî
birliklerin her biri, gördükleri hizmetlere göre kendi içinde
daha küçük kisimlara ayrilip ona göre isimler aliyor. Bu isimler,
ocak kelimesi ile bir terkip olusturduklarindan ayrica bunlara "ocak"
deniyordu. Ocag'in en büyük subayina da "Ocak Agasi" adi
veriliyordu.
KAPIKULU ASKERLERI
Kapikulu denilen bu askerî birlik, Selçuklular ve diger bazi
devletlerde oldugu gibi "Hassa Ordu"yu meydana getirmekteydi. Bu
sinifa dâhil olan askerler, devletten "Ulûfe" adiyla maas
alirlardi. Burada "kapi" kelimesinin kullanilmasi ve devletten
maas alan askerlere de "Kapikulu" askeri denmesinin sebebi, Kapi
kelimesinden bizzat devletin anlasilmasiydi. Zira eskiden beri
dogu ülkelerinde isler, hükümdar saraylarinin kapisinda
görülürdü. Bu tabir, Kapi müdafaasinda bulunan askerler için de
kullanilmakla beraber sadece onlara hasr edilmeyen bir kelimedir.
Askerler için de bu kelime kullaniliyordu. Iste bu sebepten
dolayi devletten maas alan askerlere "Kapikulu askerleri"
deniyordu.
Kapikulu askerleri baslangiçta devlet merkezinde bulunuyorlardi.
Fakat ülke genisleyip muhafazasi için hudud boylarinda kaleler
insa edilince oralarda da ikamet etmek mecburiyetinde kaldilar.
Osmanli Devleti, Rumeli taraflarinda fetihler yapip genislemeye
baslayinca devamli bir orduya ve daha fazla askere ihtiyaç hasil
olmustu. Bu da savaslarda esir alinan ve askerî sartlara uygun
hiristiyan çocuklarinin kisa bir müddet Türk terbiyesi ile
yetistirilerek yeni bir askerî sinifin meydana getirilmesiyle
karsilanmisti. Iste bu teskilât, Kapikulu ocaginin çekirdegini
teskil etmisti. Kapikulu askerleri iki gruba ayrilmaktadirlar.
Bunlar:
1. Kapikulu Piyadesi
2. Kapikulu Süvarisi.
KAPIKULU PIYADESI
Osmanli Devleti'nin, merkez askerî teskilât, içinde yer alan
Kapikulu askerleri, Osmanli askerî teskilâtinin önemli bir
bölümünü meydana getiriyorlardi. Kapikulu piyadesi de kendi
arasinda ayri gruplara ayrilmisti.
ACEMI OCAGI
Osmanli askerî tarihinde, önemli yeri bulunan ve Kapikulu
piyadesinin mühim bir bölümünü teskil eden yeniçerilere mense'
olan "Acemi ocagi", Sultan Birinci Murad zamaninda Kadiasker
Çandarli Kara Halil ile Karaman'li Kara Rüstem'in tavsiyeleri
sonucu ortaya çikmisti. Hoca Saadeddin Efendi'nin bildirdigine
göre bu uygulama, Sultan Birinci Murad'in devr-i saltanatinda
763 (1361-62) tarihindeki Zagra'nin fethi ile baslamistir.
Devlet adina ve "Pencik" kanununa göre alinan esirler", Yeniçeri
ocagina asker yetistirmek için Gelibolu'da kurulmus bulunan
Acemi ocagina gönderiliyor ve yevmiye bir akça ücretle Gelibolu
ile Çardak arasinda isleyen at gemilerinde hizmet görüyorlardi.
Bir müddet sonra bunlar, Yeniçeri ocagina aliniyorlardi. Fakat
bu esirler, firsat buldukça kaçip memleketlerine gittikleri için
bu sistem degistirildi. Savaslarda esir edilen küçük yastaki
Hiristiyan çocuklari, evvela Anadolu'daki Türk köylülerinin
yanina verilerek (Türk'e vermek) az bir ücretle hizmet
ettirilmeye baslandi.
Gerçi bu ocagin, Rumeli fatihi Süleyman Pasa zamaninda, bizzat
kendisi tarafindan savasta esir alinan Hiristiyan çocuklari ile
basladigi belirtilmekte ise de ocagin gerçek manada
müesseselesmesi, yukarida belirtilen sekilde olmustur.
Sözlük manasiyle beste bir demek olan "pencik" harplerde ele
geçirilen esirlerden, askerlikte kullanilmak üzere beste birinin
alinmasi demektir.
Islâm hukukunun ganimetlerle ilgili vaz' etmis oldugu
prensiplerinden dogmus olan "pencik", Osmanli Devleti'nin ilk
kurulus yillarinda uygulanmiyordu. Harpler sonunda ele geçen
diger ganimetler gibi esirler de gazilere taksim ediliyordu.
Gaziler, hisselerine düsen esirleri, Islâm hukuku geregince
istedikleri sekilde istihdam edebiliyor, istihdam yeri olmayan
da onlari satabiliyordu.
Osmanlilarda Acemi oglani iki sekilde alinirdi. Bunlardan biri
savaslarda elde edilen erkek esirlerin beste birinden (pencik),
digeri de Osmanli vatandasi olan Hiristiyan çocuklardandi.
Savaslarda elde edilen esirlerin asker olarak alinmasiyle ilgili
"Pencik Kanunu" tertib edilmisti. Buna göre alinan esir
oglanlara "Pencik Oglani" adi verilmisti. Elde edilen bu
esirler, "Pencikçi" denilen memur tarafindan tesbit edilir,
bunlardan on ila on yedi yaslari arasinda olan erkek esirlerden
vücutça kusursuz ve saglam olanlar devletçe üçyüz akça karsiligi
satin alinirdi. Böylece Acemi ocagina ilk efrad, Pencik kanunu
ile toplanmistir. Bu sistemin gelismesinde büyük ölçüde rolü
bulunan Kara Rüstem de Gelibolu'da Pencik vergisini (Resm-i
Pencik) toplamakla görevlendirilmisti.
Pencik oglanlarinin, Anadolu'daki Türk çiftçilerinin yanina
verilmesi, aradaki deniz sebebiyle kaçmalarina engel olmak
içindi. Bununla beraber, zaman zaman bazi esir çocuklarin
Avrupa'ya kaçtigi görülüyordu. Esirlerin, Türk çiftçilerinin
yanina verilmesi ile ilgili kanun hakkinda kaynaklarda farkli
tarih ve zamanlar verilmektedir. Bu cümleden olarak Sirpsindigi
savasi, Edirne'nin fethi ve Bilecik tarafina yapilan ilk
akinlarda olduguna dair rivayetler bulunmaktadir.
Cüz'i bir ücretle Türk çiftçisinin yanina verilen Acemi
oglanlarina çok az bir ücretin verilmesi, onlarin "ben padisah
kuluyum" deyip çiftlik sahibine kafa tutmamasi içindi.
Acemi oglanlar, ziraat islerinde çalistirildiklari gibi kisa
zamanda Türkçe ile birlikte Islâm-Türk örf ve âdetlerini de
ögreniyorlardi. Böylece yeni hayata intibak ettikten sonra bir
akça gündelikle "Acemi Ocagi"na kayit ettiriliyorlardi. Burada
bir müddet hizmet gördükten sonra yevmiye iki akça karsiligi "Yeniçeri
Ocagi"na gönderiliyorlardi. Yildirim Bâyezid döneminin sonlarina
kadar belirtilen sekilde devam eden bu usûl, Ankara Savasi'ndan
(1402) sonra fetihlerin durmasi ve iç karisikliklarin bas
göstermesi yüzünden büyük ölçüde tatbik edilemez olmustu.
Kapikulu ocaklarindaki kadro eksikligini gidermek için baska bir
çareye bas vurmak gerekiyordu. Bu sebeple Rumeli'ndeki
Hiristiyan tebeadan muayyen bir kanunla ve "Devsirme" ismiyle
münasib sayida Hiristiyan çocugu alinmasina karar verildi.
Daha önce de temas edildigi gibi Ankara Savasi'ndan sonra
Osmanli fetihleri durmus, bazi yerler Bizans ve Sirplara terk
edilmislerdi. Gerek Çelebi Mehmed zamaninda, gerekse oglu Sultan
Ikinci Murad'in ilk devirlerinde Rumeli'de fütuhat yapilamadigi
için esirlerden istifade edilememisti. Bunun üzerine
Osmanlilardan önceki Türk ve Islâm devletlerinde uygulanmamis
olan yeni bir usûl ile devletin, Hiristiyan tebeasi olan ve
yaslan uygun çocuklarindan sadece bir tanesinin Osmanli ordusuna
alinmasi kararlastirildi. Böylece Hiristiyan vatandaslarin
çocuklarindan asker devsirmek için bir "Devsirme Kanunu"
yürürlüge konuldu. Bu yeni kanunla, bastan basa gayr-i müslim
olan Rumeli halki, tedrici surette müslümanlastirilacakti.
Müslümanlastirilan bu insanlarla da Osmanli ordusu
kuvvetlenecekti. Böylece devlet, bu sayede Müslüman nüfusunu
koruma gibi bir hedefe de ulasmis oluyordu. Gerek Müslüman
nüfusu çogaltma, gerekse harplerde kendisinden istifade etme
bakimindan iki yönden faydali olan bu Devsirme kanunu , Pencik
kanunu ile asker almanin yerine geçmisti. Zaten Pencik kanunu da
eski önemini kaybetmeye baslamisti.
Devsirme kanunu geregi ihtiyaca göre üçbes senede ve bazan daha
da uzun bir sürede Hiristiyanlardan sekiz ila on sekiz ve bazan
yirmi yas arasindaki sihhatli ve kuvvetli çocuklardan Acemi
Oglani alinmaya basladi. Bununla beraber 14-18 yas arasindakiler
tercih ediliyordu. Önceleri Rumeli'de Arnavutluk, Yunanistan,
Adalar ve Bulgaristan'dan, daha sonra ise Sirbistan,
Bosna-Hersek ve Macaristan'dan çocuk toplandi. Bu durum, XV.
Muhtelif hizmetlerde bulunan Acemilerin, Yeniçeri Ocagina kayit
ve kabullerine "Çikma" veya "Kapiya Çikma (bedergâh) denirdi.
Devsirme usûlü, kendi dönem ve zamanina göre iyi bir sonuç
vermisti. Bu sonuç hem Osmanlilar, hem de çocugu devsirilen
aileler için faydali olmustu. Osmanlilar açisindan faydali
olmustu, zira o dönemin bitip tükenmek bilmeyen harpleri,
devamli surette insanlari yutan birer makine haline gelmislerdi.
Iste bu makinalarin zararlarini en aza indirebilmek ve kendi
Müslüman Türk nüfusunu koruyabilmek için devlet, gayri müslim
vatandaslarindan istifadeyi düsünmüstü. Böylece hem Islâm Türk
mefkûresinin daha genis sahalarda yayilmasini saglamak, hem de
kendi asil nüfusuna dokunmamak suretiyle azinliga düsmeyecekti.
Devsirme sistemi, çocugu devsirilenler bakimindan da faydali bir
seydi, çünkü onlar da çocuklarinin içinde bulunduklari mali
sikintidan kurtulacagini biliyorlardi. Muhtemelen çocuklari
devlet kademelerinde vazife alir ve yüksek bir mevkiye
gelebilirdi. Bunun da kendileri için faydali olacagi bir
gerçekti. Bu sebepledir ki kaynaklar, pek çok Hiristiyan
ailenin, çocugunu devsirmeye verebilmek için adeta birbirleri
ile yaristiklarini kayd ederler. Hatta sadece Hiristiyan
çocuklarinin devsirilmesi kanun iken feth edildikten sonra halki
Müslüman olan Bosna'dan da devsirilmek suretiyle acemi oglani
alinirdi. Zira bunu bizzat kendileri arzuluyordu.
Bilindigi üzere her saha ve konuda oldugu gibi devsirme
sisteminde de arzu edilmeyen bazi suistimallerin oldugu
söylenebilir. Buna karsilik devlet, gönderdigi memurlarinin
kanunsuz hareketlerini önlemeye gayret ediyordu. 9.
Cemaziyelahir 973 (10 Ocak 1566) tarihinde Semendire Beyi ile
Ivraca Kadisina yazilan bir hükümde Acemi oglani devsirmeye
giden bir memurun hâne (ev) basina onar akça nal parasi vesair
kanunsuz paralar alip 5-10 yasindaki çocuklari önce alip sonra
bin ve daha ziyade akçaya tekrar babalarina sattigi
bildirilmekle Yayabasilarindan Ferhad gönderilip hakkiyla teftis
olunmasi ve memurun esyasi arasinda bulunan para, kumas vesair
mühürlenip defterle merkeze gönderilmesi emr edilmistir. Böylece
devlet, bu ve benzeri haksizliklarin önüne geçmeyi,
adaletsizligi ortadan kaldirmayi istiyordu.
II. Yeniçeri Ocagi
Avrupa'da kurulan devamli ordudan bir asir önce vücuda
getirilmis olan Yeniçeri ordusu, Osmanli Devleti'nin ilk
dönemlerinde dünyanin en mükümmel ordusu haline getirilmisti. Bu
ordu, teskilât ve disiplini ile bu sifati tasimaya hak
kazanmisti. Osmanli Devleti'ni kuran ve kisa bir zamanda
hududlari Rusya, Lehistan, Macar ovalan ile Viyana, Venedik
önlerine;
Iran, Arabistan ve Misir çöllerine kadar götüren hükümdarlarin
en büyük dayanaklarindan biri bu ordu olmustur.
Piyade birligi olan Yeniçeri ocaginin, hangi tarihte ihdas
edildigi kesin olarak tesbit edilememekle birlikte bunun, Murad
Hüdavendigâr zamaninda yani on dördüncü asrin son yarisi içinde
bir ocak halinde kuruldugu söylenebilir. Bazi kaynaklarda bu
kurulusun 1365 yili oldugu söyleniyorsa da büyük bir ihtimalle
bunun 1362 yilinda oldugudur. Türkçe asker demek olan "Çeri" ile
"yeni" kelimelerinin bir araya gelmesiyle meydana gelen bu
terim, Osmanli Devleti'nin merkezinde ve hükümdara bagli bulunan
yaya askeri için özel bir isim haline gelmistir. Haci Bektas-i
Veli ile hiç bir ilgisi olmamakla birlikte (Âsikpasazâde,
204-206) zamanla bu tarikata izafe edilerek Yeniçerilere
"Taife-i Bektasiye", ocaga da Bektasî ocagi denmistir.
Bu ocagin kurulus sebebi, mevcud askerin azligina ragmen,
fetihlerin çogalip sinirlarin genislemesi ve eldeki askerin de
bu sinirlari koruyamaz duruma gelme endisesi idi. Halbuki hem
Rumeli'yi elde tutabilmek hem de yeni fetihlerde bulunabilmek
için devamli ve hükümdarin emir komutasi altinda bir askerî
birlige ihtiyaç vardi. Benzer teskilâtlar, yani esirlerden
istifade etme sistemi, daha önceki Müslüman ve Müslüman Türk
devletlerinde de vardi. Bu mânada Osmanlilarin, Selçuklular ile
Memluklulari örnek aldiklari anlasilmaktadir.
Yeniçeriligin ilk kurulusunda, orduya bin kadar yeniçeri
alinmisti. Bunlarin her yüz kisisine komutan olarak daha önce
Türklerden meydana getirilen yaya askeri usûlüne uygun olarak
bir "Yayabasi" tayin edilmistir.
Ocak, XV. yüzyil ortalarina kadar yaya bölükleri veya daha sonra
cemaat adi verilen bir siniftan ibaret iken Fâtih Sultan Mehmed
zamanindan itibaren (1451 senesi), "Sekban" bölügünün de
iltihakiyla iki sinif haline gelmis. XVI. asir baslarinda ise "Aga"
bölügü denilen üçüncü bir kisim daha teskil edilmistir. Yaya
bölükleri peyderpey artarak 101 bölüge kadar çikmistir. Aga
bölükleri 61, Sekban bölükleri ise 34 rakamina kadar
yükselmistir.
Yeniçeriler, baslarina börk ismi verilen beyaz keçeden bir
baslik giyerlerdi. Bunun arkasinda ise yatirtma denilen ve omuza
kadar inen bir parça yer almaktaydi. Yeniçeriler börklerini egri,
subaylari da düz giyerlerdi. Fâtih kanunnâmesinde belirtildigine
göre yeniçeri taifesine her yil beser zira' laciverd çuka ve
otuz iki akça "yaka akçasi" ile her birine basina sarmasi için
altisar zir'a astar verilmesi hükmü konmustu.
Her yeniçeri bölügüne "Orta" denirdi. Her ortanin da komutani
olan ve "Çorbaci" denilen bir subayi bulunurdu. Sekban ve Aga
bölüklerinde bu komutana "Bölükbasi" denirdi. Yeniçeri ocaginin
en büyük komutani "Yeniçeri Agasi" idi. Yeniçeri Agasi, ocagin
kurulusundan 1451 senesine kadar .ocaktan tayin edilirken bu
tarihten sonra Sekbanbasilardan tayin edilmeye baslandi. Bununla
beraber bu kanun daha sonra degistirilerek ocagin disindan olan
kimseler de tayin edilmistir. Yeniçeri Agasi, Yeniçeri Ocagi ile
Acemi Ocagi islerinden sorumlu idi. Bundan baska Istanbul'un
asayisi ile de ilgilenir ve yaninda bulunan bir heyetle kol
dolasip güvenligi saglardi. Bu sebeple hükümdarlar, bunlarin
güvenilir ve sadik kimselerden olmasina dikkat ederlerdi.
Yeniçeri Agalarinin azil ve tayini 1593'e kadar dogrudan padisah
tarafindan gerçeklestirilirken, bu tarihten itibaren
veziriazamlara intikal etmistir.
Yeniçeri Ocagi'nin en büyük komutani olan Yeniçeri Agasi'ndan
baska Sekbanbasi, Ocak Kethüdasi veya Kul Kethüdasi,
Zagarcibasi, Turnacibasi, Muhzir Aga ve Bas çavus ta ocagin
büyüklerindendi. Bunlardan baska bir de "Yeniçeri Efendisi"
denilen ocak kâtibi vardi.
Yeniçeriler, maaslarini (ulûfe) üç ayda bir alirlardi. Bu konuda
ocagin en büyük âmiri olan Yeniçeri Agasi ile herhangi bir nefer
arasinda fark yoktu. Onun için Yeniçeri Agasi da bu ulûfe isine
dahil edilirdi. Ulûfe, pâdisahin nezâretinde büyük bir merasimle
her ortaya torbalar halinde tevzi edilirdi. Hicrî kamerî takvime
göre dagitilan ulûfenin Sali günü verilmesi kanundu.
XVI. asra kadar devsirmeden toplananlardan baskasi katilamazken
990 (1582) senesinde Sultan III. Murad (1574-1595)'in, sehzadesi
Mehmed için tertiplenen sünnet dügününe katilan bir sürü canbaz,
hokkabaz ve oyuncunun mükafat olarak bu ocaga kayd olmalari,
ocagin yavas yavas bozulmasina sebep olmustu. Devletin
kurulusundan kisa bir müddet sonra teskil edilen Yeniçeri Ocagi,
belirtilen olaydan sonra hariçten insanlarin ocaga girmesiyle
bozulmaya yüz tutmustu. Çünkü, egitimsiz ve basibos kimselerin
ocaga girmeleriyle bu askerî teskilât, dogrudan siyasete
katilan, devlet adamlarini tayin veya azlettiren, padisahlari
tahttan indiren veya tahta çikaran bir kuvvet halini almisti.
Gerçekten de onlarin zorbaliklarini ve yaptiklari kötülüklere
isaret eden (1826) tarihli bir hüküm Istanbul Kadisina
gönderilmistir. Bu hükümde söyle denilmektedir: "Allah'a,
Peygambere ve sizden olan ûlu'l-emre itaatediniz" âyet-i
kerimesi muktezasinca kaffe-i mü'min ve muvahhid olanlar, emr-i
ulu'l-emre itaat ve inkiyad ile me'mur olup bir müddetten beri
Yeniçeri nâmina olan eskiya makulesi, hilâf-i ser'-i serif,
daire-i itattan huruc ederek fürce bulmasi cihetiyle gerek
memâlik-i mahrûsede ve gerek dâri's-saltanat-i seniyede her bir
sey çigirindan çikmis ve ol makule esrar-i nâsin garazlari olan
mel'aneti icra zimninda her bir seye müdahele daiyesine
düsmelerinden nasi, Ümmet-i Muhammed'in mal ve canlarindan
emniyetleri kalmayip rahatlarina halel gelerek bayagi alis
verislerine varinca fesada varmis..." Bu hükümde de açikça
görüldügü ve yukarida belirtildigi gibi Yeniçeri askeri her seye
müdahele eder olmus. Buna karsilik gerçek vazifesi olan
askerligi tamamiyle unutur olmustu. Zira onlar, askerlik yerine
esnaflikla ugrasiyorlardi. XVII ve XVIII. asirlarda sik sik
ayaklanmislardi. Bunun üzerine ocak, "Vak'a-i Hayriye" diye
isimlendirilecek olan bir karar ve hareketle 15 Haziran 1826'da
Sultan Ikinci Mahmud tarafindan lagv edilerek ortadan
kaldirildi.
CEBECI OCAGI
Kapikulu askerinin piyade ocaklarindan biri de "Cebeci
Ocagi"dir. Kelime olarak "cebe" zirh demektir. Osmanlilar, bir
nevi istilah olarak bu kelimenin mana ve kapsamini genisletmis
görünmektedirler. Bunun içindir ki "cebeci" dendigi zaman belli
hizmetleri olan bir askerî sinif akla gelmektedir. Buna göre
devletin yaya muharib askeri olan yeniçerilerin ok, yay, kalkan,
kiliç, tüfek, balta, kazma, kürek, kursun, barut, zirh, tolga,
harbe vesaire gibi ihtiyaçlari olan savas alet ve esyasi yapan
veya tedarik eden ocaga "Cebeci Ocagi" denirdi. Bu ocak,
yeniçerilere lazim olan harp levazimatini deve ve katirlarla
nakl ederek, cephede bulunan yeniçerilere dagitirdi. Savas
sonunda da bunlari tekrar toplardi. Bu arada tamire muhtaç
olanlari da tamir ederek silah depolarinda muhafaza ederdi.
Sefer esnasinda ordu komutanlari refakatina münasib bir miktar
cebeci verilirdi. Bunlarin, kuvvetli, becerikli ve silahtan
anlayanlardan olmasi gerekirdi. Bu maksatla Cebecibasiya bu
yolda emirler verilirdi. Baris zamaninda bunlar, kendilerine
tahsis edilen Ayasofya taraflarinda ve Tophane civarinda bulunan
kislalarinda ikamet ederlerdi.
Bu ocagin kurulus tarihi kesin olarak tesbit edilmekle birlikte,
Yeniçeri ocagi ile birlikte veya ondan çok kisa bir müddet sonra
oldugu tahmin edilmektedir. Bu ocaga girecek olanlar, "Pencik"
ve "Devsirme Kanunu" devam ettigi müddetçe Acemi oglanlari
arasindan seçilirdi. Sonralari Yeniçeriler gibi bunlarin da
evlenmelerine müsaade edildiginden yetisen çocuklari da cebeci
olurdu. Ocaga alinacak kimseler, önceleri "sakird" ismiyle
alinir, daha sonra fiilen cebeci olurlardi.
Ocak mevcudu, aralarindaki münasebet dolayisiyla Yeniçeri
askerinin azalip çogalmasina bagli olarak artar veya eksilirdi.
XVI. asir ortalarinda yeniçeriler 12 bin nefer iken bunlarin
sayilan 500 kadardi. XVII. asirda (1675) te cebecilerin sayilari
4180 civarindadir. XVIII. yüzyilda cebecilerin sayisi 2500-5000
arasinda degismekteydi. Yeniçeri Ocagi'nin lagv edilmesi ile
ortadan kalkan Cebeci Ocagi, Asakir-i Mansûre ile yeniden tesis
edilmisti.
Diger Kapikulu ocaklari gibi "orta" denilen ve 38 bölüge
ayrilmis bulunan cebecilerin en büyük komutani "Cebecibasi" idi.
Ortalar, kendi aralarinda silah yapan, silahlan tamir eden,
barutlari islâh eyleyen, harp levazimatini tedarik edip
hazirlayan ve humbara yapanlar gibi ayri ayri kisimlara
ayriliyorlardi.
TOPÇU OCAGI
Top dökmek, top atmak ve top mermisi yapmak gayesiyle teskil
edilen bu ocak da, Kapikulu ocaklarinin yaya kismindandi.
Efradi, Acemi Ocagi'ndan saglanirdi. Osmanli ordusunda ilk top,
Sultan I. Murad zamaninda 1389 yilinda Kosova Meydan
Muharebesinde kullanilmistir. Yildirim Beyâzid tarafindan da
gerek Istanbul muhasaralarinda gerekse Nigbolu kusatmasinda
topun bir silah olarak kullanildigi, Asikpasazâde tarafindan
anlatilmaktadir. Görüldügü gibi Osmanli Devleti'nin daha
baslangiç yillarinda top, ordunun ayrilmaz bir parçasi haline
gelmistir. Bununla beraber topun silahli kuvvetlerin agir ve
önemli bir silahi olarak ordu ve donanmaya yerlesmesini
saglayan, Fâtih Sultan Mehmet olmustur. Kale yikan büyük toplar
ile havan topunun mucidinin de Fâtih Sultan Mehmed oldugu
belirtilmektedir. Bu silahin, askeriyedeki önemi o kadar büyümüs
ve devlet ona o kadar ehemmiyet vermistir ki, patlatilamayan bir
topun patlamasini temin eden kimseleri bile her türlü vergi ve
rüsûmdan muaf saymistir.
Topçu ocaginin top döken kismi ile top kullanan bölükleri ayri
ayri idiler. Toplar, her zaman devlet merkezinde veya
fabrikalarinda döktürülmezlerdi. Bazen kale muhasaralarinda
kalelerin önünde de top imal edildigi görülmektedir. Nitekim
Sultan II. Murad zamanindaki Mora ve Arnavutluk seferlerinde,
daha sonra da Istanbul kusatmasinda develerle getirilen malzeme
ile buralarda toplar döktürülmüstü.
Osmanlilar, gelecekteki ihtiyaçlarini karsilamak ve devamli bir
sekilde hazirlikli bulunmak gayesiyle Istanbul'un disinda da top
fabrikalari kurmuslardi. Bu fabrikalar, hudud veya hududa yakin
yerlerde idi. Bu yerler:
Belgrad, Semendire sancaginin Baç (Beç) madeni, Budin, Içkodra,
Praviste, Timasvar ile Asya'da Iran sinirina yakin Kerkük'ün
Gülanber kalesi idi. Bu toplarin mermilerini yapan fabrikalar da
Bilecik, Van, Kigi, Kamengrad, Novaberda ve Baç'da idi. Bu
mermiler (yuvarlak=gülle) için de ayri ayri yerlerde depolar
yaptirilmisti. Her yil ne kadar mermi ve gülle dökülecegi, Divan
tarafindan planlanip Topçubasina bildirilirdi. Dökümhanelere de
buna göre emir giderdi. Bir gülle dökümhanesinin yillik ortalama
kapasitesi 20-24 bin aded arasinda degisiyordu. Bu mermilerin en
küçükleri 320 gram agirliginda idi. Bunlar, "Sahî" denilen
toplarin gülleleri idi. Sahîler, katir sirtinda tasinabilen ve
yalniz iki topçu eri tarafindan kullanilabilen küçük, pratik,
atesi seri ve müessir toplardi. "înce Donanma"yi meydana getiren
nehir gemilerinde de bunlar kullanilirdi. Kale muhasaralarinda
surlari yikmak için kullanilan toplar daha büyüktü. Bu toplarin
gülleleri 70 kg. agirliginda idi. Top mermisi döken madenlerde
dökücü ustalari ve yeterince isçi vardi Dökücüler, Istanbul'daki
Tophaneden gönderilirlerdi.
Osmanlilar, sadece madenî degil, tas gülle de kullanmislardi. Bu
gülleleri demir olanlardan ayirmak için "Tas gülle" tabirini
kullaniyorlardi.
Topçu ocaginin en büyük zâbitine (subayina) "Sertopî" veya
"Topçubasi" denirdi. Bundan baska Dökümcübasi, Ocak kethüdasi ve
çavusu gibi yüksek rütbeli subaylari ile "Çorbaci" veya
"Bölükbasi", Dökücü halifeleri" gibi subaylari ile Ocak katibi
vardi.
Tophanede sivil memurlar da istihdam ediliyordu. Bunlar, Tophane
Nâzin ile Tophane Emini idi. Tophane Emini, tophaneye alinan ve
sarf edilen esyanin defterini tutar ve her sene hesabini
verirdi. Tophane levazimi, bunun eli ile tedarik edildiginden
vazifesi çok önemli idi. Bütün bunlardan anlasildigina göre
Topçubasi, Dökümcübasi, Tophane naziri, top dökümcüleri
kethüdasi, Tophane emini ve Topçu çavusu Tophane ocaginin yüksek
rütbeli subaylarindandi.
Topçular, sayica "Cebeciler"e yakin idiler. XVI. asirda ocagin
mevcudu 1204 nefer iken, XVII. asirda bu sayi 2026'ya kadar
yükselmistir. Onyedinci asrin sonlarinda muharebelerin devami
yüzünden sayilari 5084'e kadar çikmistir.
Oldukça islah edilmesine ragmen Sultan III. Selim'in tahttan
indirilmesi (hal') esnasinda Kabakçi Mustafa'ya iltihak eden
Topçu ocagi, isyana istirak etmisti. Halbuki Sultan Selim, bu
ocagin, zamanin sartlarina göre islâh edilmesine ehemmiyet
vermis, derece ve itibarlarini artirmisti. Vak'a-i hayriye
esnasinda topçular, devlete sadik kalarak Humbaraci ve Lagimci
ocaklari ile birlikte "Sancag-i Serif altina gelmislerdi.
Yeniçeri ocaginin ilgasindan sonra Topçu ocagi yeni sekle göre
tertip edilmisti.
Topçu ocagi ile çok yakindan ilgisi bulunan bir ocak daha vardir
ki, bu da "Top Arabacilari Ocagi"dir. Osmanlilarin ilk
dönemlerinde kullanilan toplar, deve, katir ve beygirlerle
naklolunan küçük ve hafif toplardi. XV. asirdan sonra topçulugun
büyük ölçüde gelismesi üzerine ve büyük toplarin dökülmesinden
sonra, yenilik yapan Osmanlilar, bunlari araba ile savasa
götürmeye basladilar. Demek oluyor ki bu ocak, toplarin daha
ziyade tekemmül ederek arabalarla tasinmasindan sonra dogmustur.
Arabacibasi adinda bir subayin komutasinda bulunan bu ocak da
çesitli ortalara ayrilmisti.
HUMBARACI OCAGI
Farsça asilli bir kelime olan humbara, içine patlayici maddeler
doldurulmak suretiyle demirden yapilmis bulunan mermi demektir.
Humbaraci da bu mermiyi havan topu ile kullanan topçu (havan
topçusu) demektir. Humbaranin el ile atilani (el bombasi) oldugu
gibi havan topu ile atilani da vardir. Ayrica tas da
atilabilirdi.
Daha çok kale kusatmalarinda ve görülmesi mümkün olmayan
hedeflere karsi kullanilan havanlar sayesinde Müslüman Türkler,
dikkate deger basarilar saglamislardi. Topçular gibi Kapikulu
ocagina mensub bulunan humbaraci ortalarinin XVXVI. asirlar
arasinda ihdas edildigi tahmin edilmektedir. Humbaracibasi adi
verilen bir subayin komutasinda bulunan bu ocak mensuplari,
baslangiçta biri topçulara, digeri cebecilere bagli olmak üzere
iki kisimdan ibaretti. Bu ocagin esas kisminin Kapikulu gibi
maasli degil, timarli oldugu bilinmektedir. Nitekim 1126 yili
Safer ayinin sonlarinda Humbaracibasi tarafindan Payitahta
gönderilen bir arizadan, Hotin Kalesi muhafazasinda bulunan
timarli humbaraci neferatinin bulundugu anlasilmaktadir. Buna
göre humbaracilari topcu, cebeci, ve timarli olmak üzere üç
kisma ayirabiliriz.
Bulunmasi gereken birçok vesikada isimleri zikredilmeyen
humbaracilarin müstakil bir ocak haline gelmesi XVII. asirdan
sonra olmalidir. XVIII. yüzyil baslarinda büsbütün ihmale
ugrayan humbaracilik mesleginin, günün sartlan ve Avrupa'daki
gelismesi de göz önüne alinarak yeniden tesisi düsünüldü. Bir
müddet Avusturya'da kaldiktan sonra Osmanli ülkesine iltica edip
Müslüman olan Fransiz asilzâdesi Copmte de Bonneval (Ahmet
Pasa), Birinci Mahmud devrinde Mirimirân rütbesi ile
humbaracibasiligina tayin edildi. Humbaraci ocagi, "fenn-i
humbara ve sanayi-i atesbazîde maharet-i tammesi" olan bu zat
tarafindan Avrupa'daki usûl ve sistemlere uygun bir sekilde
teskilatlandirilmaya tabi tutuldu. Ahmed Pasa'nin bu konudaki
çabalari sonucunda Bosna'dan 301 nefer alinarak her 100 kisi bir
"oda" teskil etmek üzere bir ocak vücuda getiriliyor, her bölüge
bir yüzbasi, iki ellibasi, on onbasi, tabib, cerrah ve yazicilar
tayin olunduktan ve ulûfeler tesbit edildikten sonra teskilât,
humbaracibasinin emri ve sadrazamin nezareti altina aliniyordu.
Siki bir talim ve egitim ile yetisecek olan humbaracilardan
tahsillerini bitirip olgun bir hale gelenler, Vidin, Nis, Hotin,
Azak ve Bosna"nin serhad kalelerine "Humbaracibasi" olarak tayin
edileceklerdi.
Fabrika ve kislalari Üsküdar'da bulunan humbaracilarin, devlet
askerî teskilâti bakimindan önemli bir yeri bulunduklari
anlasilmaktadir. Yeniçeriligin ilgasi esnasinda meydana gelen
olaylarda, devletin yaninda yer almis olan Humbaraci Ocagi,
Asakir-i Mansûre ordusu içinde topçulara baglanarak ayri bir
ocak olmaktan çikmis oldu.
LAGIMCI OCAGI
Kusatma altindaki surlarinin altindan tünel (lagim) kazmak
suretiyle yikan veya düsmanin açtigi tünelleri kapatan bir
ocaktir. Osmanli ordusunda mühendislik bilgisine dayali olan bu
ocak, XVII. asrin ortalarindan itibaren bozulmaya yüz tutmustu.
Biri, Cebecibasinin komutasinda ve maasli, digeri de Lagimcibasi
denilen komutanin emri altinda ve timarli olan iki kisma
ayriliyorlardi.
Yer altinda yollar açarak fitil ve barutla kale bedenlerini
yikan veya lagim açarak berheva eden lagimcilik, Osmanli
ordusunda çok gelismisti. Gerçekten, günümüzün istihkâm sinifi
diye adlandirabilecegimiz bu ocak hakkinda su ifadeler
kullanilmaktadir: "XVIII. asra kadar Türk istihkamcisi, gerek
teknik ve gerekse tabya bakimindan dünyanin mukayese
edilemeyecek kadar en üstün istihkâm sinifi idi. Bunu, o dönemin
bütün Avrupali yazarlari ve taninmis generalleri teyid
etmektedirler. Modem Avrupa istihkamciliginin kurucusu da
Türklerdir. Türk istihkâm teknigini ilk defa Fransizlar ögrenmis
ve XIV. Louis devrinde tatbik etmislerdir. Daha sonra bu teknik
bilgi, Avrupa ordulari tarafindan aynen iktibas edilmistir.
(Lavisse-Rambaud, VI, 96) Avrupa istihkamciliginin babasi
sayilan mühendis general Vauban, ilk defa Türkler'den ögrendigi
tabya teknigini, 1673 senesinde Hollanda'nin Maestricht kalesi
kusatmasinda kullanmis, basarili olmasi üzerine ayni asrin
sonlarinda bu teknik, bütün Avrupa'ya yayilmistir. Vauban, Türk
istihkam tabyasini Kandiye'de ögrenmisti."
Vazifesi, sadece tünel açmakla bitmeyen bu ocak, hem ordunun hem
de agirliklarinin geçirilmesi için köprü yapmak ve gerekiyorsa
mevcudlari tamir etmek gibi vazifelerle de yükümlü idi. Kale
muhasaralarinda bunlarin bilgi, teknik ve faaliyetlerinden epey
istifade edilmistir. Bu sayede zapti kabil olmayan pek çok kale,
bu ocak mensuplarinin açtiklari tüneller sayesinde kolayca ele
geçirilmisti. Nitekim Serdar-i Ekrem Köprülüzâde Ahmed Pasa'nin
1078 (1667) senesindeki Kandiye kusatma ve fethinden bahs
edilirken lagimcilarin burada ne denli hizmet ve yararliliklar
gösterdigine temas edilir. Bu tarihten sonra da Osmanlilarin
lagimciligi yavas yavas gerilemeye baslamisti. Bu sebeple olsa
gerek ki, 1207 (1792) de "Nizam-i Cedid" denilen yeni bir
sistemle dönemine göre modern bir hale getirilmeye çalisildi. Bu
maksatla ocak, biri lagim baglamak, digeri köprü, tabya ve kale
yapmak gibi mimarî bilgi gerektiren iki kisma ayrildi.
KAPIKULU SÜVARISI
Osmanli kapikulu ordusunu teskil eden ikinci sinif askerî güç,
Kapikulu süvarisidir. Osmanlilarin muvaffakiyetli hamlelerinde
bu sinifin da büyük bir hissesi vardir. Osmanli topraklan
genisledikçe timarlar çogaliyor, timarlar çogaldikça da timarli
süvari (sipahi)nin sayisi da artiyordu. Fakat bunlar, kendi
timarlarinda ikamet ettiklerinden, basarilari mahdud kiliyordu.
Bu bakimdan daha kurulus yillarindan itibaren devlet merkezinde,
yeniçeriler gibi devamli ve maas alan bir süvari birliginin
bulundurulmasi ihtiyaci hissediliyordu. Bu sebeple Sultan I.
Murad döneminde, Rumeli Beylerbeyi olan Timurtas Pasa'nin yardim
ve tavsiyesiyle ilk adim atilmis oluyordu. Önce "Sipah" ve
"Silahdar" adi ile iki bölük olarak teskil edilen Kapikulu
süvarisine daha sonra "Sag Ulûfeci" ve "Sol Ulûfeci"
(Ulûfeciyan-i yemin ve yesâr) ile "Sag ve Sol Garipler"
(Gureba-i yemin ve yesâr) ismi verilen dört bölük daha ilave
edilerek Kapikulu süvari ocagi alti bölüge yükseltilmis oldu.
Kapikulu süvari sinifini meydana getiren efrad da devsirme
çocuklari ile harplerde esir alinan çocuklardan meydana
geliyordu. Bunlar da yeniçeriler gibi hükümdarin sahsina mahsus
olan atli kuvvetler idi. Bunlardan vücutça uygun ve kabiliyetli
olanlar, Istanbul, Edirne ve Gelibolu saraylarinda terbiye
olunduktan sonra yedi senede bir "Bölüge çikmak" tabir edilen
bölüklere verme islemi yapilirdi. Derece ve maas itibariyle
yeniçerilerden daha yüksek olmalarina ragmen, idare üzerindeki
nüfuzlari ve harplerdeki önemleri itibariyla onlar kadar ilerde
degillerdi.
Kapikulu süvari birliklerinden ilk ikisine "Bas", öbür ikisine
"Orta", son ikisine de "Asagi bölükler" adi verilmisti.
Bunlardan sipah bölügüne "Kirmizi bayrak", silahtar bölügüne
"San bayrak", orta ve asagi bölükler için de Alaca bayrak"
tabiri kullanilirdi.
Kapikulu süvarileri, hükümdarla birlikte sefere gittikleri zaman
onun sag ve solunda yürürlerdi. Sipah sagda, silahtar da solda
bulunurdu. Sipahin saginda sag ulûfeciler, silahtarlarin solunda
da sol ulûfeceler yürürlerdi. Bunlarin sag ve solunda da sag ve
sol garipler yürüyorlardi.
Sipah ve silahtarlar, muharebe meydaninda padisahin çadirini
(Otag-i hümâyun), ulûfeciler gerek muharebe esnasinda, gerekse
konaklama yerlerinde saltanat sancaklarini, garipler ise ordu
agirliklari ile hazineyi muhafaza ederlerdi.
Adi geçen "Alti Bölük" efradi, hayvan besledikleri için devlet
merkezinden fazla uzak olmayan ve mer'asi bol yerlerde ikamet
ediyorlardi. Bu yüzden bunlardan bir kismi Bursa ile Edirne, bir
kismi da Istanbul ve civarinda ikamet etmek zorunda idiler.
Kanunî Sultan Süleyman zamanindan baslamak üzere, bunlardan 300
kisi, sefer zamanlarinda devlet merkezinde bir çesit yaverlik
yapmak vazifesi ile görevlendirilmislerdi. Mülazim adi verilen
bu 300 kisi, baris zamanlarinda mirî mukataalarin idaresi ile
cizye cibâyeti (toplanmasi) gibi islerle görevlendirilmislerdi.
Kapikulu süvarilerini meydana getiren her bölügün âmiri olarak
ayri ayri agalari vardi. Bunlar, Sipah agasi, Silahtar agasi,
Sag ulûfeciler agasi gibi isimler aliyorlardi. Belge ve
kanunnâmelerde bu isimler aynen kullaniliyordu. Nitekim 18
Muharrem 973 (15 Agustos 1565) tarihli Semendire ve Belgrad'a
kadar yol üzerinde bulunan kadilara gönderilen hükümde bu
isimlerden ayni lafizlarla söz edilmesi bunun örneklerinden
biridir. Protokol bakimindan bunlarin en ileride olani Sipah
agasi oldugu gibi, bunun komutasinda bulunan bölük de en
itibarli bölük idi. Agalardan baska her bölügün bölükbasilari,
kethüdalari, kethüda yeri, katip ve kalfa isimlerini tasiyan bir
komuta heyeti ile basçavus ve çavus adlarinda küçük rütbeli
zâbitleri vardi.
Kapikulu süvarilerinin kullandiklari silahlar, genellikle o
dönemde her kavim ve millet tarafindan kullanilan silahlardi.
Bunlarin orijinalligi, silahlarin imal ve kullanilmasinda idi.
Türk silahlarinin daha hafif, yani tasinma ve kullanilmasinin
kolay olmasi bir üstünlük sagliyordu. Hafif silahlar grubuna
giren bu silahlar, ok, yay, kalkan, harbe veya mizrak ile bele
takilan balta, pala veya hançerle atlarin eger kasina asilmis
olan gaddare denilen genis yüzlü kisa bir kiliç ve bozdogan ismi
verilen yuvarlak basli bir agaç topuzdu. Kapikulu süvarilerinin
bellerindeki ok keselerinde (sadak) oklari vardi. Muharebelerde,
bu silahlardan duruma göre uygun olanini kullanirlardi. Bu
süvarilerin üzerlerinde çelik zirhli gömlekler vardi. Kalkanlari
ise elbise ve basliklarinin renginde boyanmisti. Muharebelerde
yanlarinda yedek hayvanlari da bulunurdu.
Sultan III. Murad döneminden önce hariçten bir kimsenin
giremedigi bu ocaga, adi geçen hükümdar zamaninda, disardan
iltihaklar basladi. Ocak teskilâti bozulduktan sonra "veledes"
denilen süvari ogullari da ocaga alinmaya baslamisti. Kanunî
Sultan Süleyman zamaninda sayilan yedi bin kisi civarinda iken,
hariçten ocaga girenler yüzünden bu sayi yirmi bini bulmustu.
Bilahere Kaptan-i Derya Kara Murad Pasa'nin, ocaklari, Ibsir
Pasa aleyhine kiskirtmasi sonucunda süvari mevcudu, ocaktan tard
edilmis olanlari da tekrar almak suretiyle elli bine ulasmisti
XVII. asrin ortalarinda, vezir olarak Osmanli Devleti'ne hizmet
etmis bir aile olan Köprülüler iktidara geçince, devletin
inhitatini uzunca bir süre yavaslatmaya ve hatta durdurmaya
basladiklari gibi bazi islahat hareketlerinde de bulunmaya
tesebbüs etmislerdi. Iste bu dönemde, süvari bölüklerinde
yapilan tenkisatla sayilan on bes bin civarina indirilebilmisti.
Bunlarin, yaptiklari bazi isyanlari da bastirilinca takibata
ugradilar. Bunun üzerine önemleri kalmayan bir sinif haline
geldiler. Zaman zaman zorbaliklar yapan ve isyan eden bu askerî
birliklerin, Dördüncü Murad ile Köprülü Mehmed Pasa'dan
yedikleri iki büyük darbe, bunlari önemsiz bir hale getirmisti.
Hezarfen Hüseyin Efendi, bunlarin, bu dönemdeki sayilarini su
rakamlarla bize aktarmaktadir. Ona göre Sipah bölügü 7203,
Silahtar bölügü 6254, Ülûfeciyan-i yemin 488, Ulûfeciyan-i yesâr
488, Gureba-i yemin 410, Gruba-i yesâr 312 olmak üzere toplam
15155 kisiye kadar yükselmektedir.
XVIII. asirdan itibaren sayi ve güçleri giderek zayiflayan
Kapikulu süvarisi de "Vak'a-i Hayriye" diye adlandirilan ve
yeniçeriligin ortadan kalkmasiyla sonuçlanan olayda lagv
edildiler. Yeniçerilerin bu siralardaki serkeslik ve isyanlarina
katilmayan bu ocak mensuplarindan, isteyenlerin yeni kurulan
modem süvaride vazife almalarina müsaade edilmisti.
EYÂLET ASKERLERI
Osmanli kara ordusunun ikinci kismini meydana getiren, devletin
büyümesinde, gelismesinde ve sinirlarini genisletmesinde önemli
derecede rolü bulunan askerî kuvvet, eyalet askerleridir. Bunlan
: Yerli Kulu, Serhad Kulu, ve Timarli Sipahiler olmak üzere 3
grup halinde ele alabiliriz.
YERLIKULU
Yerli Kulu piyadesi, eyalet pasalari ile sancak beylerinin
komuta ve idaresinde bulunan, komutanlari da bunlar tarafindan
tayin olunan muntazam ve disiplinli bir askerî siniftir. Rikab-i
Hümayûndaki askere Kapikulu dendigi gibi, devlet merkezinin
disinda bulunan bu askere de Yerli Kulu denmekteydi. Hizmet
gördükleri müddetçe maas alabilen bu askerî sinifin iasesi,
eyalet veya sancak beyi vasitasiyle veyahutta devlet
hazinesinden verilirdi. Bu sinifa dahil askerleri de gördükleri
hizmetlere göre: 1 Azepler, 2 Sekban ve tüfekçiler, 3
Icareliler, 4 Lagimcilar, 5 Müsellem'ler olmak üzere bes gruba
ayirmak mümkündür.
AZEPLER
Yerlikulu askerinin ilk sinifini meydana getiren azepler,
harplerde büyük hizmetler görüyorlardi. Ordunun ön saflarinda
yer almalarindan dolayi düsman taarruzuna en çok onlar maruz
kaliyorlardi.
Kelime olarak "bekâr" demek olan azep tabiri, Osmanli askerî
teskilâtinda: bekâr, güçlü ve kuvvetli olan gençlerden meydana
getirilmis bir askerî sinif için kullanilmaktaydi.
Klasik Osmanli ordusunda azepler, Anadolu'daki Müslüman
Türklerden kurulu hafif piyade askerî birligidir. Bununla
beraber yine ayni adi tasiyan ve 1450'den sonra Fâtih Sultan
Mehmed tarafindan teskil olunan kale azepleri de vardir.
Osmanlilarin ilk dönemlerinden itibaren XVI. asrin yarisina
kadar meydana gelen harplerde hafif okçu kuvvetlerine ihtiyaç
vardi. Bu bakimdan, harp esnasinda ne kadar azebe ihtiyaç varsa
tesbit edilirdi. Tesbit edilen miktar, sancaklara taksim
edilirdi. Böylece ihtiyaca göre 20 veya 30 hâne (ev)den bir azep
istenirdi. Istenilen azebin bekâr, güçlü ve kuvvetli olmasi
lazimdi. Sancaga bagli kazalardan seçilen her azebin ücret ve
masrafi onu seçen yere ait olup bu, XV. asrin sonu ile XVI.
asirda her azeb için 300 akça tutmakta idi. Her azebin, askerden
kaçmamasi için bir kefili vardi. Kaçtigi takdirde masraf bu
kefilinden alinirdi. Azeplere verilecek para, azeb alinan yer
ile halkinin servetine göre tahsil edilirdi. Sefer hazirligi
esnasinda azeplerin toplanmasina "Azep çagirtmak" denirdi.
Bunlarin maaslari olmadigindan harp zamanlarinda bütün
vergilerden muaf sayilirlardi.
Ok, yay ve pala gibi hafif silahlarla donatilmis olan azepler,
ordunun ön saflarinda bulunduklarindan ilk olarak onlar düsman
hücumuna maruz kalirlardi. Bunlarin gerisinde toplar, onlarin
arkasinda da yeniçeriler yer alirdi. Savas basladigi zaman
azepler saga sola açilmak suretiyle topçunun rahat ates etmesine
imkan saglarlardi.
Bahsimize konu teskil eden ve iki asirdan fazla büyük hizmetler
ifa eden hafif piyade azepleri, XVI. asir ortalarinda, Kanunî
Sultan Süleyman saltanatinin sonlarina dogru ilga edildiler.
Kale azepleri ise 1826 senesine kadar hizmetlerine devam
ettiler.
SEKBAN VE TÜFEKÇILER
Yerlikulu piyadelerinden olan sekbanlar, askere ihtiyaç hasil
oldugu zaman, gönüllü olarak toplanan köy halkindan olduklari
için, diger birlikler gibi saglam bir askerî egitime sahip
degillerdi. "Salyâne"den kurtulmak için zaman zaman
Hiristiyanlar bile bu birlige istirak edebiliyorlardi. Bunlar,
bulunduklari bölgenin pasasindan baskasini tanimazlardi. Hizmet
gördükleri müddetçe ulûfe alirlardi. Sekbanlar, "Bayrak" ismi
ile siniflara ayrilirlardi. Sekban bölükbasisi ve Bayraktar
adinda subaylari vardi. Bunlar, silah olarak kiliç
kullanirlardi.
Zamanla sekbanlarin önemleri azalinca bunlarin yerini "Tüfekçi"
adi ile yeni bir piyade sinifi aldi. Her elli-altmis tüfekçi bir
bayrak kabul edilerek, "Gönüllü zabiti" adi verilen bir subayin
komutasi altinda bulunurdu. Her sancak veya eyaletteki tüfekçi
bayraklari, "Tüfekçi basi" adi verilen bir subayin komutasina
verilirdi. Önemli eyaletlerden üçer veya beser tüfekçi basi
varsa, bunlardan biri bas seçilerek adina "Serçesme" denirdi.
ICÂRELILER
Hudud boylarinda bulunan sehir ve kalelerde istihdam edilen
yerli topçulardan meydana getirilen bir siniftir. Ücretle vazife
gördüklerinden dolayi kendilerine bu isim verilmistir.
Komutanlari, topçulugu iyi bilen ve "Topçu agasi" adi verilen
bir kimsedir. Topçu agasi, eyalet pasalarinin komutasinda
bulunmak üzere payitahttan gönderilirdi.
LAGIMCILAR
Yerlikulu askerinin bir bölümünü teskil eden bu sinif, hududa
yakin bulunan önemli bazi kalelerin aniden muhasara edilmesi
düsünülerek kurulmus bir siniftir. Ayrica düsman tarafindan
kazilacak hendek ve tünellere mukabil hendek ve tünel kazmak
suretiyle harbi kazanmak gayesi güdülmüstü. Kapikulu
ocaklarindan olan Lagimcilarla ayni vazifeyi görmelerine ragmen
bunlarin durumlari daha farkli idi. Zira bunlar, baris
zamanlarinda da bagli bulunduklari kalelerde bulunuyor ve
genellikle Hiristiyan tebeadan meydana getiriliyorlardi. Bunlar,
devlet merkezinden gönderilen ve "Lagimcibasi" denilen bir
subayin komutasina verilmislerdi.
MÜSELLEMLER
Osmanli Devleti'nde, pek çok görevi yerine getiren müsellemler,
harp zamanlarinda ordunun geçecegi yollan temizlemek, köprüleri
tamir etmek ve yol açmak gibi hizmetlerle de mükellef idiler:
Buna karsilik baris zamanlarinda bütün vergilerden muaf
sayiliyorlardi. Zaten bu ismi bu yüzden almislardi. Rumeli'de
genellikle Hiristiyan tebeadan olan müsellemlere karsilik,
Anadolu'da Müslüman tebea istihdam olunurdu. Bunlara "Yörük"
ismi verilirdi.
SERHAD KULU
Osmanli kara ordusunun, önemli bir bölümünü meydana getiren
eyâlet askerlerinin bu ikinci sinifi olan Serhad kulu da, hizmet
ve durumlarina göre ayri kategorilerde mutalaa edilmistir. Bu
sinif: Akincilar, Deliler, Gönüllüler ve Besliler olmak üzere
daha küçük birliklere ayrilmislardir.
AKINCILAR
Serhad kulu grubunun en önemli birligini akincilar teskil
ederdi. Müslüman Türklerden meydana getirilen hafif süvari
kuvvetlerine verilen bu isim, 500 sene sonra Avrupa'da "komando"
olarak ortaya çikacaktir.
Serhad denilen hudud boylarinda bulunan akincilar, fevkalade
disiplinli bir teskilâta sahiptiler. Bunlar, atlarla düsman
içlerine kadar sokulur, gerek bizzat gördükleri, gerekse
düsmandan elde edilen esirler vâsitasiyla ögrendikleri bilgileri
degerlendirerek önemli bir istihbarat agi kurmuslardi. Öncü
kuvvetler olduklari için, ordunun kesif hizmetlerini
görüyorlardi. Bundan baska onlar, düsman topraklarindaki araziyi
tedkik ederek orduya yol açiyorlardi. Çok seri hareket ettikleri
için, düsmanin pusu kurmasina imkan vermiyorlardi. Ayrica
ordunun geçecegi yerlerdeki mahsûlü korumak suretiyle ekonomik
bir fayda da sagliyorlardi. Akincilar, esir almak suretiyle
bölgede bulunan nehirlerin geçit yerlerini de ögreniyordu. Bunun
içindir ki akincilar, esas ordudan dört bes gün daha ileride
bulunurlardi. Günümüzün motorize birlikleri gibi pek seri ve
sür'atli hareket ettikleri için, düsmana karsi dehset saçar ve
onlarin maneviyati üzerinde çok etkin psikolojik tesirde
bulunurlardi.
Islâmî suurdan kaynaklanan bir ruha sahip olan akincilarin,
ordunun basarisi için yaptiklari akinlarda, pekçok esir
aldiklari bir gerçektir. Akinci anlayisina göre savasmak (cihad
yapmak) hem dinî hem de millî bir vazifedir.
Hafif süvari birlikleri olduklarindan, düsman kale ve ordusu
üzerine varmayan akincilar, ordu için yollan açiyorlardi. Bu
yollarin birkaç yönden açilmasi gerekiyordu. Ordunun hedefi olan
ülke, hem maddî hem de manevî bir sekilde yipratilmali idi.
Düsmanin, maddî güç kaynaklari yok edilmeli, ekonomisi ile
ordusu hirpalanmali idi. Halka korku salip onlarin manevî
güçlerini kirmak gerekiyordu. Elde edilmesi mümkün olan her
türlü gizli bilgi elde edilmeliydi. Akincilarin açtiklari bu yol
ve verdikleri hizmetten sonra, Padisah veya Serdar-i Ekrem asil
ordu ile gelip harp ederlerdi.
Akincilar içinde devsirme yoktur. Bu sinifa, Arnavut ve Bosnak
gibi, Osmanlilar vasitasiyle Müslüman olanlar da alinmazdi.
Akinci olabilmek için Osmanli Türkü olmak gerekiyordu. akinci
beylerinin çogu, Osman Gazi'nin arkadaslari olan maruf
komutanlarin çocuklaridir. Akinci beyleri, istediklerini ocaga
alir, istemediklerini de almazlardi. Bu konuda Divan anlari
tamamiyla serbest birakmisti. Bu yüzden Divan, onlarin bu
tasarruflarina karismazdi. Akinci ocagi beyleri, genis bir
yetkiye sahip ve dogrudan dogruya padisahtan emir alan
kimselerdi.
Büyük bir kismi, Avrupa ve Balkan halklarinin dillerini çok iyi
biliyordu. Bu sebeple sinirlarin ötesinde kendilerine bagli
birçok ajanlari vardi. Bu ajanlar sayesinde akincilar, Orta
Avrupa ve ötesi hakkinda günlük bilgileri elde edebiliyorlardi.
Bu sekilde hareket etmek, onlar için bir zorunluluktu. Aksi
takdirde girisecekleri akin bir felaketle sonuçlanabilirdi.
Her biri ayri bir komutana bagli bulunan akinci birlikleri, ayri
ayri yerlerde ikamet ediyorlardi. On kisilik akinci birliginin
komutanina onbasi, yüz kisilik birlik komutanina yüzbasi, bin
kisilik birligin komutanina da binbasi deniyordu. Bütün bunlarin
üstünde de "Akinci beyi" denilen akinci komutani vardi ki, buna
akinci sancakbeyi denirdi.
Düsman ülkesine yapilan bir akinin, akin adim alabilmesi için o
taarruzun akinci komutanlarinin emrinde olmasi lazimdi. Akinci
komutani kendisi sefere istirak etmez, gönderdigi birlik te 100
veya daha fazla kisiden meydana geliyorsa buna "Haramîlik", 100
kisiden daha az ise buna da "Çete" denirdi. Hazar zamaninda
(harb olmadigi zaman) akincilar, kendi is ve talimleri ile
mesgul olurlardi. Düsman ülkesine yapilan akinlar, gelisigüzel
degil, bir plan ve program dahilinde olurdu.
Rumeli'de ayri ayri ocaklar halinde bulunan akincilar,
komutanlarinin isimleri ile anilirlardi. Osmanlilar'in ilk
fetihleri zamaninda Evrenos Bey akincilari vardi. Daha sonra
Mihalogullari, Turhan ve Malkoç Bey akincilari meydana çikti.
XVI. asir sonlarina kadar söhretlerini muhafaza eden akincilar,
Osmanli fetihlerinde önemli rol oynamislardi. Genelde Akincilar,
Rumeli sinir boylarinda kullanilmakla birlikte zaman zaman
Anadolunun dogusunda da istihdam edilmislerdir.
Savaslarda basarili olan akincilara dirlik tahsis edilince
timarli akincilar ortaya çikti. Böylece akincilar, timarli ve
vergiden muaf olanlar diye iki gruba ayrilmis oldular. XVII.
asir baslarindan itibaren vergiden muaf olanlar, bazi kadilar
tarafindan vergi vermeye zorlanmis görünmektedirler. Merkezden
gönderilen emirlerle kadilarin bu neviden davranislarindan vaz
geçmeleri istenmektedir. Nitekim 1014 (1605) senesine ait bir
hükümde söyle denilmektedir:
"Akinci taifesinin sakin olduklari yerin kadilarina hüküm ki,
kadimu'l-eyyamdan olan sefer-i hümayunuma eser akinci taifesi
sefere estikleri (sene) umûmen avanz-i divâniye ve tekâlif-i
örfiyeden muaf ve müsellem olmak babinda emr-i serifim vârid
olmus iken, haliya taife-i mezbureye kudat tarafindan tekâlif
çektirilmekle, sefere ihraç olunmak lazim geldikte taife-i
mezbûre sair reaya gibi hem tekâlif çekeriz ve hem sefere teklif
idersiz deyü sefere gitmekte taallul ettikleri ilam olundu. Imdi
taife-i mezbûre memur olduklari sefere gelüp hizmet
ettiklerinden sonra tekâlif ile rencide olunmamak ferman
olunmustur."
Akincilarin silahlan, bir zirhli gögüslük ve yaka ile mizrak,
kalkan ve atlarinin egerine takili basi topuzlu bir bozdogandi.
Akincilarin tamami zirh kullanmazdi. Bunlarin yiyecekleri ve
kaplari da kendileri gibi hafifti. Atlarinin egerine asili birer
küçük kushâne ile yemek islerini görürlerdi. Çogu zaman bu
tencerede pirinç, kavurma veya koyun pastirmasini pisirirlerdi.
XVI. asir sonlarina kadar Bati'da önemli hizmetlerde bulunan
akincilarin sayisi, zaman ve sartlara bagli olarak azalip
çogaliyordu. Nitekim 1530 Budin ve 1532 Alman seferinde sadece
Mihaloglu Mehmed Bey'in komutasinda 50 binden fazla akinci
vardi.
Eflak Beyi Mihal'in isyanindaki harekâtta (1595), Vezir-i A'zam
Sinan Pasa'nin tedbirsiz hareketi sonucu adeta mahv olurcasina
zayiat veren akincilar, bundan sonra pek fazla is yapamadilar.
Gerçi XVII. yüzyilin ilk yarisi içinde cüz'î bir kuvvetle bazi
muharebelerde görünmüslerse de eski kuvvet ve kudretlerine
ulasamadilar. Bundan sonra akincilarin vazifesi, Tatar ve Kirim
Hani kuvvetleri tarafindan görülür olmustu. Varligini ismen de
olsa uzun süre devam ettiren akincilik, 1826 yilinda resmen
ortadan kaldirilmisti.
DELILER
Serhad kulu askerinin bir bölümünü de "Deliler" teskil ediyordu.
Bunlarin büyük bir kismi Türk'tü. Öncü birliklerden olan ve deli
denilen bu atlilar da akincilar gibi gözünü budaktan
sakinmiyorlardi. Gerçekten bu sinifa mensub olanlar, öyle bir
cesarete sahip idiler ki, asir "delil" demek olan bu tabir,
cesaretlerinden dolayi halk arasinda "deli" olarak meshur
olmustu. Iri yan ve cesaretli kimselerden meydana gelen bu hafif
süvari birligi, ocaklarini Hz. Ömer'e kadar dayandirirlar.
Fevkalade cesaret, atilganlik ve korkunç kiyafetleri ile düsmana
dehset veren Deliler, hep galip gelirlerdi. Bu sinif askerî
birligin parolasi "yazilan gelir basa" seklinde idi. Böyle bir
anlayis ve suura sahip olduklari için hiç bir tehlikeden
çekinmezlerdi.
Sancak beyi veya beylerbeyi maiyetinde olan delilerde,
akincilarin bütün silahlan vardi. Bunlarin her ellialtmis kisisi
"bayrak" adi ile bir birlik meydana getiriyordu. Bu birliklerin
birkaç tanesi "Delibasi" adinda bir subayin komutasinda idi.
Birkaç delibasinin askerleri de "Alaybeyi" veya "Serçesme"
denilen daha yüksek rütbeli bir subayin komutasina havale
edilmislerdi.
XVI. asirlardan önce pek görülmeyen bu askerî birlik, Türklerden
baska Bosnak, Sirp ve Hirvat gibi Müslüman olmus cengaverlerden
meydana gelmisti. Bunlar, tamamiyle Rumeli halkindan olduklari
için orada bulunurlardi.
Baslarinda, benekli sirtlan derisinden yapilmis ve üzerine
kartal kanatlari takilmis bir baslik bulunurdu. Salvarlari kurt
veya ayi derisinden olup tüyleri disarda idi. Bu kiyafetleri ile
deliler, düsmana büyük bir korku verirlerdi.
Devlette, zaaf belirtilerinin görüldügü XVIII. asirdan itibaren
bu askerî birlik de önemini kayb etti. Yeniçerilerin ortadan
kaldirilmasi ile bunlar da lagv edildi.
Serhad kulu askerini teskil eden "Gönüllü" ve "Besliler" diye
iki ayri birlik daha vardir. Hafif süvari birlikleri olan bu
birlikler, zamanlarina göre önemli hizmetler ifa etmislerdi.
Bunlar, hududlardaki sehir ve kasabalarin muhafazasina memur
edilmislerdi. Bu birlikler, ulûfelerini bulunduklari yerin
maliyesinden aliyorlardi. Atli ve tüfekli olan gönüllü sinifi
sag ve sol gönüllüler diye ikiye ayriliyorlardi. Besliler de sag
ve sol besliler diye ayrildiklari gibi "Cemaat-i besluyan-i
evvel", "Besluyan-i sani", "Besluyan-i salis" ve "Besluyan-i
rabi" gibi isimler alirlardi.
TIMARLI SIPAHILER
Osmanli eyâlet kuvvetlerinin en kalabalik ve önemli sinifini
timarli sipahi denilen atli birlikler meydana getiriyordu.
Devletin büyüyüp gelismesinde baslica rolü oynayan toprakli ve
timarli süvari teskilâti, daha önceki Müslüman Türk
devletlerinde de vardi. Osmanlilar, bu sistemi daha da
gelistirmislerdi. Bu sayede Osmanlilar, bir taraftan topragin
islenmesini saglarken, öbür taraftan devletin atli ihtiyacini
gideriyorlardi. Bu mânâda kendilerine dirlik verilmis olan
toprak sahipleri, buna mukabil devletin muhafazasini üzerlerine
almislardi. Kurulus döneminden itibaren devam edegelen bu
sistem, uzun müddet devam etmisti. Böylece devletin asker
ihtiyaci, kendilerine timar vermek suretiyle halk tarafindan
karsilaniyordu.
Dirlik verilen timar sahibi, elindeki imkânlardan istifade ile
"Cebelû" veya "Cebelî" denilen bir askerî güç bulundurmak
zorunda idi. Timarli sipahilerin besleyecekleri asker (cebelû)
sayisi, timarin gelirine göre degisiyordu. Sefer esnasinda timar
sahibi olan sipahi, cebelûleri ile birlikte harbe istirak etmek
zorunda idi. Aksi takdirde geri verilmemek üzere timari elinden
alinirdi. Mesru bir mazeretinden dolayi gelemeyen veya
beylerbeyinin emri ile güvenlik mülahazasiyla yerinde kalip
sefere istirak etmeyenler için böyle bir ceza uygulanmazdi. Atli
olan bu askerî sinif, binicilikte ve kiliç kullanmada son derece
maharet sahibi idi. Piyadelerin korunmasi bunlarin sayesinde
mümkün oluyordu.
Cebelûler, genellikle Anadolu gençlerinden teskil ediliyorlardi.
Bununla beraber bazan sipahinin para ile satin aldigi veya
savaslarda esir etmis oldugu kimselerden de olabilirdi.
Cebelûnun bütün masrafi "sahib-i arz" da denen timar sahibine
aitti. Sipahi, kendi bölgesinde veya bagli bulundugu sancak
dahilinde oturmak zorunda idi.
Timarli sipahiler her sancakta bir kisim bölüklere
ayrilmislardi. Her bölügün "Subasi" denilen çeribaslari ile
bayraktar ve çavuslari vardi. Timarli sipahilerden her on bölük
(bin kisi) bir alaybeyinin komutasi altinda bulunurdu.
Alaybeyleri ise sipahileri ile birlikte bagli bulunduklari
sancakbeylerinin, onlar da eyalet valisi olan beylerbeyinin
komutasi altinda sefere giderlerdi. Timarli sipahilerin iyi
atlari, kiliç, kargi, kalkan ve oklari ile baslarinda migfer,
üstlerinde de zirh bulunurdu. Savas esnasinda ordunun sag ve
solundaki kanatlari teskil ederek hilal seklini almak suretiyle
yandan gelecek saldirilara karsi merkezi muhafaza ediyorlardi.
Savasta ölen sipahinin çocuklari devlet tarafindan himaye edilir
ve çocuklarindan birine dört bin, ikincisine üç bin akçalik
timar baglanirdi.
Bilindigi gibi mirî arazi rejiminin bir sonucu olarak ortaya
çikan dirlik sisteminde sipahî, topragin gerçek sahibi degildir.
Bu sebeple o, tasarruf hakkini elinde bulundurdugu araziyi
herhangi bir sekilde satamayacagi gibi varislerine miras da
birakamazdi. O, devlet tarafindan belli hizmetler karsiliginda
kendisine verilen araziyi kullanma (tasarruf) yetkisine
sahiptir. Kanunnâmelerle belirlenen kaidelerin disina çikamaz.
Bu bakimdan, vazifesini kötüye kullandigi veya timarinda
çalisanlara (reâya) zulm ve teaddi ettigi kesin olarak
belirlenen sipahinin topragi elinden alinirdi. Kendisi ayrica
cezaya da çarptirilirdi. Bununla beraber sipahinin seferde
ölmesi halinde timari çocuklarina kalirdi. Nitekim daha Osman
Gazi zamaninda, sipahi, çocuklari ve timarla ilgili bazi
kanunlarin yürürlüge girdigi bilinmektedir. Asikpasazâde'nin
ifadesine göre ölen dirlik sahibinin timari, ogluna
verilecektir. Sayet ölen kimsenin oglu küçük ve sefere
gidemeyecek yasta ise, o zaman onun yerine hizmetçileri sefere
gideceklerdir. Böyle bir uygulama, seferdeki sipahiye daha bir
kuvvet kazandiriyordu. Insan ruh dünyasinin karmasik
isteklerinden biri de kendinden sonra evlatlarina bir seyler
birakma arzusudur. Binaenaleyh, tam anlamiyla maliki olmasa bile
öldükten sonra topraginin kendi çocuklarina intikal edecegini
bilen bir sipahi, sefer esnasinda cephe gerisinden emin demekti.
Bu da ona ayri bir güç veriyordu. Çünkü ölse bile, devletin
kendi çocuklarini koruyacagini biliyordu. Bu bilgi, ona bir
dinamizm veriyordu.
Kanunî Sultan Süleyman'in son zamanlarina kadar Türk ordusunun
en güçlü askeri olan timarli sipahi, bilhassa XVI. yüzyilin
sonlarindan itibaren bu sinifin arasina da yabancilarin
girmesiyle yavas yavas bozulmaya yüz tutmustu. Bunlarin,
disiplinli ve muntazam olmalari, Kapikulu ocaklari ile bir denge
sagliyordu. Timarlarin önemlerini kayb etmesi, timarlarin
muharib olmayan siniflara verilmesi ve bazi timar gelirlerinin
mukataa-i miriye adi ile hazineye aktarilmasi, bunlarin
nüfuzlarinin azalmasina sebep oldu. Keza, XVII. yüzyilin
ortalarindan itibaren hizmet bölüklerinin kaldirilmasi üzerine
timarli süvariler, adeta yaya, müsellem ve yörükler gibi top,
cephane ve diger harp levazimatini, nakl etmek, kalelere zahire
götürmek, tamir islerinde hizmet görmek ve benzer daha nice geri
hizmetleri ile vazifelendirildiler. Bu uygulama, teskilat için
ikinci bir darbe oldu.
XVII. asir baslarina kadar Anadolu ve Rumeli'deki timarli
sipahîlerle, bunlarin kanunen beraberlerinde harbe götürmeye
mecbur olduklari "Cebelû" sayisi 90 binden fazla iken bu miktar,
sonralari üçte bire inmisti. Timarli sipahi askerinin azalmasi
sonucunda valiler, kapilarinda besledikleri derme çatma levend,
sarica, sekban gibi kuvvetlerle bunlarin yerlerini doldurmaya
çalistilar. |